10 Şubat 2011 Perşembe

Kapan

Kapana kısılmış hissettiğim zamanlar çoktur. Kapana kısılmış hissettiğim çok zamanda da, farklı şeyler düşünmeye çalışırım. Beynimi oyuna getirmeye uğraşırım. Pek çok defalarda başarılı olamasam da, denerim sık sık.

Mesela en çok, gecenin bir vakti son belediye otobüsüyle evime dönerken -son otobüsler benim kankardeşimdir zira- gözlerimi hafifçe kısmak suretiyle görüntüyü bulanıklaştırır, kendimi farklı bir şehrin bulvarlarında yolculuk eder gibi düşünürüm. Bu yalancı oyunun işe yaradığına da pek az şahit olurum ama yine de her seferinde tekrarlarım.

Kendimi, kendimin başka bir şehirde, kuvvetle muhtemel çok daha soğuk bir şehirdeymiş gibi hissettirmeye çalışmam bununla sınırlı olmaz bazen. Eğer sabahlamışsam herhangi bir sebepten ötürü, illa ki saat altı-yedi sularında balkona çıkar, yaz mevsiminde olunsa dahi serin olan o sabah havasını hissetmek isterim. Aklıma getirdiğim şehir ise hep aynıdır: Kütahya. Çünkü ancak orada buna benzer anılarım vardır. Çok sevdiğim bir akrabamızın Anadolu’daki memuriyet yaşantısı sırasında ikamet ettiği yerdir o porselen şehir; bizim ise ailecek ziyaret ettiğimiz ve her ziyaretimizin de, uzun süren tren yolculuklarının sonunda sabahın köründe serin, hatta soğuk bir istasyona inişimiz ile başladığı yerdir. Çocukluğumda da en sevdiğim anlardan birisine tekabül eden o anlarda ben, o buz gibi havayı ciğerlerime doldurmak için yoğun çaba sarfederdim. Sevincim yalnızca, sabah sersemliğini, yüzüme vurduğum soğuk havayla atışımdan kaynaklanmazdı; sabah sersemliğini, yüzüme başka bir şehrin soğuk havasıyla atışımdan gelirdi zamanda. Başka. Diğer. Öteki. Öbürü. O zaman bile, daha o yaşta bile, mevcut halimden hiç memnun değildim.

Elindeki kırık dökük oyuncaklarla kendisine bir dünya yaratan bir çocuktan farksız olarak, elimdeki anılarla kendime sahte şehirler yaratıyorum yani zaman zaman; hatta aslında, çoğu zaman.
   

7 Şubat 2011 Pazartesi

Bedava

Yapılan bir araştırmaya göre; insanlar, yalnız değilken çok daha fazla para harcıyorlarmış. İsviçreli biliminsanlarının bin 480 denek üzerinde uyguladığı deneyin sonuçları oldukça ilginç. Denekleri tam bir yıl boyunca izleyen araştırmacılar, kişilerin yarısını yalnız, diğer yarısını ise iki ya da daha çok kişiyle alışverişe yollamışlar. Sonuçta, tek başına gidenlerin, diğer gruba göre üçte bir oranında daha az para harcadığı ortaya konmuş.

Aslında, tam da öyle olmayabilir açıkçası, zira bu araştırmayı şimdi ben uydurdum. Ama bunun çok da yanlış olduğunu düşünmüyorum.

İnsanlar, yanlarında birileri varken kesinlikle çok daha fazla tüketiyor. Çeşitli sebepleri var bu durumun, bazen yanındakine "iyi" görünmek için, bazen gerçekten yanındakini sevdiği için, bazen de mecbur kaldığı için.. Ama cidden bu böyle, kendimden de biliyorum.

Eh, durum bu olunca, sağolsun üretici ve reklamverenler de (aslında bu ikisini 'tükettiriciler' olarak kısalta da biliriz) bizi çiftleştirme yoluna gidiyor.

Sevgililer günü geliyor, malumunuz.. Reklamlar çoktan başladı. Sevgili olmanın "gerekleri", "güzellikleri" vurgulanıyor iyice. Sevdiceğimiz için almamız gereken şeyler sıralanıyor, onu nasıl mutlu edeceğimiz öğretiliyor yine.

Yani kurumlar sömürülmeye devam ediliyor.. Aşk ve sevgi kurumunun temelleri oyulup, yerine de sevgi gösterisinin metalar aracılığıyla sağlanmak zorunda bırakıldığı bir çimento dökülüyor.

Yalnızlık lanetleniyor, herkesçe. İyi bir şey olmaktan çıkıyor. Yalnız insanlar suskunluk sarmalının içine itiliyor daha da, sessiz çoğunluk olma yolunda ilerliyor.

Başbakanımız bile ısrarla, her yerde her zaman "en az üç çocuk" diyor. Tüketim olsun diyor, harcayın diyor. Çünkü biz harcadıkça özel sektör ve burjuvazi kazanıyor, burjuvazi de zaten her zaman mevcut iktidara çalışıyor.. Benim başbakanım zaten işini bilir.

Ama artık bazı şeyler için de çok geç. İstisnasız her birimiz tüketim kültürünün bir parçası, hatta parçadan çok esiri olmuşken, sistemi değiştirmek mümkün değil. Sadece farkına varabiliriz belki, varmalıyız da. En azından kafamızı kaldırmalıyız.

Gerçi ben de çok haksızlık ediyorum yahu.. Zamanın da şair bile söylemiş, adam haklı. Bedava yaşıyoruz resmen, ben hâlâ konuşuyorum.. Hava bedava, su bedava..

Su değil ama sanki.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Fani

Ben ölümü hiç bilmiyorum mesela. Hiç yakından tanımadım kendisini. Bazen bilinçli olmak üzere, çok defalar da yaklaştım halbuki. Bir kere araba çarptı, bir keresinde de kafa üstü betona düştüm. Birisinde de çok küçükken boğazıma süpürge teli kaçmış, boğuluyormuşum. Gerçek. Ama yine de tanımıyorum ben ölümü. Tanıyamıyorum.

Bu tanımayış, hemen hemen hiçbir yakınımın ölümüne şahit olmayışımdan kaynaklı galiba. Büyükbaba ve annelerimi hatırlamıyorum bile, onun dışında da kimse vefat etmedi yakın çevremde. Yalnızca bir keresinde, çok sevdiğim bir abimin yegâne oğlu göçmüştü, gencecik. O zaman çok üzülmüştüm, ama yine de ateş tam olarak benim ocağıma düşmemişti.

Benim merakım var arkadaş bu "ölüm" denen şeye karşı. Var gerçekten. İlginç bir olgu bence. Misal, zıttı olan "doğum", bir olay değil aslında insanlar için, her şeyin halihazırdaki başlangıcı. Onu hayal etmek daha zor, hani Tanrı için "ezelden beri var" denir ya, onun gibi. İnsanın kendi doğumu insana algılanabilir bir şey olarak görünmez.

Ama ölüm öyle mi.. Ölüm bir yolun sonundaki duvar gibi, üstelik yolun uzunluğu da belirsiz, önü görünmüyor. Arkası ise tamamen muamma. İşte ben en çok o "arkasını" merak ediyorum. Ne var ki orada? Kocaman yeşil bir bahçe mi? Yoksa hiçlik mi? Evrenin sınırını, sonunu hayal etmek gibi bir şey. Ama ölümün ardını öğrenmenin yolu var elbet.. Ölmek.

Gerçi arkadaş, o da büyük risk tabi.. Ya hiçbir şey yoksa? Yapılan deney tamamen işe yaramaz olur. Ha ardında bir şeyler varsa bile, o deneyi kimseyle paylaşamayacak olmak enteresan.

Yine de ölümün insan hayatındaki yaptırımı, benim çok hoşuma gidiyor. Yani orada, uzaklarda bir yerlerde olduğunu bilmek garip bir his.

Soğuk savaş dönemini hatırlar mısınız? Ben hatırlamam, daha yaşım ne, başım ne.. Ama bilirim. Soğuk savaşın mantığı şudur, risk faktörü yönetimi. İki kutuplu bir dünya vardır, yani iki büyük güç, onlar da sürekli silahlanıp dururlar. Nükleer nükleer hem de.. İkisinin de elinde yüzlerce silah vardır belki ama, zaten on tanesi yetecektir tüm dünyayı yok etmeye. İşte bu korku ve risk faktörü, soğuk savaşı doğurur. Yani soğuk savaş aslında savaşma ihtimalidir. Sadece ihtimal.

Ölüm de Tanrı ile insan arasındaki soğuk savaş gibi sanki. Silah yarışı.

Öyle büyük yaptırımları var ki ölümün.. Eğer o olmasaydı, yani bir zaman limiti; hadi, pek yaygın iğrenç halkla ilişkilerci şekilde söyleyelim, 'deadline' olmasaydı, şu anki gibi olur muydu herhangi bir şey? Herhangi bir yaşamaklık? Yapmamız gereken, kendimiz için yapmamız gereken birçok şeyi yapar mıydık? Pek sanmıyorum..

Yine de çoğumuz, mesela en başta da ben, hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Ne kadar saçma.. Sanki o duvar hiç önümüze çıkmayacak, sanki bu yok hiç bitmeyecekmiş gibi. Sanki ertelediğimiz şeyleri yapmaya çok vakit var gibi. Sanki onları bir gün yapacakmışız gibi..

Tam da bu noktada, bu duruma bir çözüm getireceğimi sanıyorsanız, elbette ki çok yanılıyorsunuz.. Zira benim kendi merhemim olsa sürerdim muhtelif yerlerime. Yok.

Lâkin sadece şunu belirtmek isterim ki, hayat kısa, kuşlar uçuyor..

4 Şubat 2011 Cuma

-ememek, -amamak.

Yanlış bilgiler öğrenmişim galiba şimdiye kadar. Hep olmasa da, çoğunlukla.

Misal, hatta en yakın örneği bu, bir şeyler yaşamadan bir şeyler üretilemiyormuş. Bunu yaşayarak gördüm. Uzun bir süredir, sanıyorum normal bir insan için uzun olmalı yani, hiçbir şey yapmıyor, yaşamıyorum. Evden en son çıkışım bile neredeyse bir ayı bulacak.

Sanıyordum ki bu zamanda iyice artık içime dönerim, kendimle başbaşa kalıp düşünür dururum.. Aslında sandığım gibi de oldu. Ama bunun sonucunda gerçekleştirmeyi umduğum şeyi gerçekleştiremiyorum bir türlü, üretemiyorum artık. Ne bir şeyler yazabiliyorum, ne de yeni bir şeyler düşünebiliyorum. Pek iyi olmadı bu durum.

Şimdi ise aklıma tek şey geliyor bu konuyla ilgili, çünkü başka değişken yok. Hayatımdaki bu "anti-hayatsal" durumdan kaynaklanıyor olmalı tüm bunlar. Kafamda bir şeyler üretip buraya koymak zorlaşıyor gerçekten, yeni bir şeyler girmeyince oraya..

Eskisinden daha kötü olamaz bir şeyler diye düşündükçe daha kötüsü olabiliyor, bu da ilginç.

Tüm bunları değiştirecek formül de sanırım önümde aslında; kalkıp harekete geçmek. Tipik bir depresyondan çıkış formülü de aynı zamanda.. Ama uygulamak istememek gibi de bir şey var. Vallahi var.

Yine de az zaman kaldı gibi geliyor. Hem zaten sıkılmaya da başladım artık bu mutlak yalnızlıktan. Hiçbir şey yapmamaktan. Görüntümden. Biraz gayret, biraz hayretle bu iş çözülür.

Ama bir yandan da içimi kemiriyor yüce Lucifer, "Dur la" diyor, "bari şu kış bitsin artık. Sonra bakarsın çaresine." Ona da uyasım var hani..

Galiba biraz daha beklemek gerekecek..
 

2 Şubat 2011 Çarşamba

Biter mi? Biter.

Yersiz yurtsuz kalıyorum galiba artık. Garip bir hisse kapıldım.

Tabii önce bu duygunun niçinini açıklamam gerekli. Ben üniversite hayatı sürdüren, yani, sürdüren birisiyim. Bitmiyor benim üniversite hayatım. Çeşitli sebeplerle.. Kâh yeniden ÖSS’ye girip bölüm değiştirmek olsun, kâh yeniden depresyona girip hiç gitmemek olsun.. Kâh hocalarla kavga edip o dersin sınavına girmemek olsun. Olsun ya da olmasın, yani, öyle ya da böyle, 9 yılı geride bıraktım üniversite yaşantımda. 10’u görürüm herhalde diye düşünüyordum.

Lâkin artık görüyorum ki, büyük ihtimalle bu dediğim olmayacak. İlk döneme ait iki adet dersimi de vermiş olarak görüyorum sistemde. Hem de bir tanesinden hiç ümidim yokken, hem de finalde neredeyse boş kâğıt vermişken. Sanıyorum hoca da artık 5. kez alacak olmama dayanamadı. Bilemiyorum onu.

Ama öyle ya da böyle işte, artık ikinci döneme ait son bir dersim var. Onu da sistem prosedürü beni yanıltmıyorsa, ki daha önce pek çok kereler yanılttı, tek ders sınavı ile okulu yakın sürede bitirebilirim.

En başta bahsi geçen duygumun niçini bu işte. Nasılı ise daha anlaşılır.

The Shawshank Redemption” filmindeki (“Esaretin Bedeli” olarak çevrilmiştir ülkemde), Brooks karakterini hatırlar mısınız? Yıllar, uzun yıllar sonra salıverildiğinde yaşayamamıştı. Shawshank’e bağlanmıştı artık, orasız yapamaz olmuştu.. Tamam, benim durumum o kadar vahim değil, ama yine de; uzun zamandır garip bir biçimde güven duyduğum, bir şekilde sırtımı dayadığım, hep oralarda bir yerlerde var olduğunu, ne yaparsam yapayım beni kabul edeceğini bildiğim okulum, artık ‘benim’ olmaktan çıkacak.* Başkalarının olacak.

Biliyorum, belki benim pek çok kişilerden çok daha fazla sahip çıkma hakkım var ama yine de sıradan birisi olacağım orası için. Dışlanmış gibi.

Bunun klasik “okul sonrası hayata atılma sendromu” ile ilgisi sıfır. Ben zaten hayata çoktan atılmıştım, (ya da hayattan atılmıştım, tam kesin değil o nokta), onunla ilişkim zaten vardı. Gayrimeşru da olsa. Bu durum tamamen aidiyet duygusuyla ilgili.

Bu anlattıklarımı herhangi bir okuldan mezun olan herkes anlar ve herkes yaşamıştır, aslında abartmama da gerek yok. Ama benim durumumu daha anlaşılır hale getirmek için zamanında yaşadığınız hissi 5 ile falan çarpın.

Gerçi sanıyorum ki, buradan dahi iyi bir sonuç çıkaracaktır bu bünye. Eskiye dair kapatılması en gereken hesaplardan birini kapatmak bile hatta, başlı başına bir olaydır. Lâkin son olarak şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Bu satırları yazan, bundan da çok endişeli:

Bkz: Askerlik.

- - -

* Bu cümle, “aile”nin tanımı değil miydi yahu? Neyse, ben ne anlarım..