Malum yasaklardan sonra taşındık, ya ne yapsaydık..
Artık buradayız: dandikadam.wordpress.com
4 Mart 2011 Cuma
28 Şubat 2011 Pazartesi
Falsız Kalmamak
Fal bileniniz, faldan anlayanınız var mı? Varsa bir zahmet şuraya üç beş bir yorum atın Allah rızası için. Zaten Cast Away'deki Wilson gibi çıktı, tırsıyorum. Ne biçim fal la bu?
Neyse, sağolun şimdiden.
Televizyon Nedir?
Barry Levinson üstadın, 2006 yılında çektiği ilginç bir film var, ismi "Man of the Year". Hak ettiği değeri bulmayan, iyi bir film. (Zaten üstadın çoğu filmi genelde hak ettiği ilgiyi bulmaz. "Wag the Dog"u kaç kişi izlemiştir ki..) Aslında bu film, tam olarak dem vurmak istediğim konuyu içermiyor, politik bir skandalı sözkonusu ediyor. Lâkin içinde öyle bir monolog var ki, her dinlediğimde bayılıyorum.
Filmde Robin Williams'ın yardımcısını canlandıran tecrübeli oyuncu Lewis Black'in tiradını dinliyoruz:
"Televizyon beni korkutuyor, her şeyi inanılır yapıyor. Her şey inanılır görünüyorsa, hiçbir şey inanılır değildir. Televizyon farklı yerlerdeki insanları birleştiriyor. Ekranın bir tarafında raporlu bir deli, Yahudi soykırımının yapılmadığını iddia ediyor. Ve diğer yanında ünlü bir tarihçi soykırımın tüm ayrıntılarını biliyor. Ve orada oturuyorlar. Yan yana. Eşit gibi görünüyorlar. Söyledikleri her şey güvenilir geliyor. Ve tartışma devam ettikçe artık güvenilirlik kalmıyor. Sadece dinlemeyi kesiyoruz."
İşte bu cümleler, televizyonun aslında ne olduğunu harikulade bir biçimde anlatıyor.. Televizyon bir illüzyon, başkası değil.
Bunları yazmak nereden aklına geldi derseniz, söyleyeyim. Bir süredir işsiz ev erkeği olduğum için, televizyonu açınca "gündüz kuşağı işkencesine" maruz kalıyorum. Şimdi de Petek Dinçöz isimli türkiş jenifır lopez'in programı var, konuk ise bir efsane, Uçan Adam Sabri. Öyle şeyler anlatıyor ki, aklınız durur. Müthiş öyküler. Üstelik kendisi de hepsine inanıyor. Tüm ayrıntıları anlatıyor, kanıtlar sunuyor. Aslında takdir etmek de gerek, müthiş bir hayalgücü..
Programdakilerin, sunucunun veyahut biz izleyicilerin inanıyor ya da bir tarafıyla gülüyor olması hiç mi hiç mühim değil. Çünkü az önceki alıntıda olduğu gibi her şey. Bir anlamı yok gerçeklerin..
Televizyon bir aldatmaca, sihir. İçindeki hiçbir şey doğru değil. En doğrusu bile yanlış, çünkü en doğrusunda bile kurgu var, en doğrusunda bile çerçeveleme var.
Sabri'ye zaten inanmıyorsunuz ama, diğerlerine de inanmayın dostlarım.
- - -
Not: Bu arada adam saatli bomba gibi. Her an uçabilir. Çok değişik kafalar.
Filmde Robin Williams'ın yardımcısını canlandıran tecrübeli oyuncu Lewis Black'in tiradını dinliyoruz:
"Televizyon beni korkutuyor, her şeyi inanılır yapıyor. Her şey inanılır görünüyorsa, hiçbir şey inanılır değildir. Televizyon farklı yerlerdeki insanları birleştiriyor. Ekranın bir tarafında raporlu bir deli, Yahudi soykırımının yapılmadığını iddia ediyor. Ve diğer yanında ünlü bir tarihçi soykırımın tüm ayrıntılarını biliyor. Ve orada oturuyorlar. Yan yana. Eşit gibi görünüyorlar. Söyledikleri her şey güvenilir geliyor. Ve tartışma devam ettikçe artık güvenilirlik kalmıyor. Sadece dinlemeyi kesiyoruz."
İşte bu cümleler, televizyonun aslında ne olduğunu harikulade bir biçimde anlatıyor.. Televizyon bir illüzyon, başkası değil.
Bunları yazmak nereden aklına geldi derseniz, söyleyeyim. Bir süredir işsiz ev erkeği olduğum için, televizyonu açınca "gündüz kuşağı işkencesine" maruz kalıyorum. Şimdi de Petek Dinçöz isimli türkiş jenifır lopez'in programı var, konuk ise bir efsane, Uçan Adam Sabri. Öyle şeyler anlatıyor ki, aklınız durur. Müthiş öyküler. Üstelik kendisi de hepsine inanıyor. Tüm ayrıntıları anlatıyor, kanıtlar sunuyor. Aslında takdir etmek de gerek, müthiş bir hayalgücü..
Programdakilerin, sunucunun veyahut biz izleyicilerin inanıyor ya da bir tarafıyla gülüyor olması hiç mi hiç mühim değil. Çünkü az önceki alıntıda olduğu gibi her şey. Bir anlamı yok gerçeklerin..
Televizyon bir aldatmaca, sihir. İçindeki hiçbir şey doğru değil. En doğrusu bile yanlış, çünkü en doğrusunda bile kurgu var, en doğrusunda bile çerçeveleme var.
Sabri'ye zaten inanmıyorsunuz ama, diğerlerine de inanmayın dostlarım.
- - -
Not: Bu arada adam saatli bomba gibi. Her an uçabilir. Çok değişik kafalar.
26 Şubat 2011 Cumartesi
Dizilerarası Bir Yolculuk: Hangisi, Ne Zaman, Niçin, Nasıl?
"Ben bir tane bile dizi izlemiyorum hiç vallahi" diyen insan bulun bana, ne isterseniz veririm. Hepimiz izliyoruz bu meretleri. Kötü bir şey de değil tabii bu yaptığımız ama abartmamak da iyi olur bence.
Nereden esti aklıma tam bilemiyorum ama geçenlerde düşünmüştüm, dizi takvimimi paylaşasım geldi. Niçin bilmiyorum. Ama belki arada bir-iki tanesini öneririm, ya da siz bana önerirsiniz, hayat geçer gider.
Önce şu an aktif olarak takip ettiklerimi yazıyorum, hazır olun.
Pazartesi
Californication: Aslında bu bir pazar dizisi elbette, ama yine elbette biliyorsunuz ki yabancı kökenli dizileri bir gün arayla izleyebiliyoruz. Biliyorsanız niye yazdım bu açıklamayı, o da ayrı saçmalık zaten. Neyse. Bu diziye ben bayılıyorum aslında, hatta o kadar ki sanırım bu sıralar en sevdiğim dizi. Kabul etmeli ki tamamen erkek bakış açısından ve tamamen erkeklerin sevebilmesi üzerine yürüyen bir yapım, belki de bu yüzden seviyorumdur, bilemiyorum. Hatta her ne kadar Hank Moody'nin yaşadığı gibi yaşamak mümkün değilse de, insan zamanla kendisini özdeşleştirmeden edemiyor. Ve son olarak, kabul edelim ki, tüm erkek ırkının yaşamak istediği gibi yaşıyor kerata. Ama yine de Californication'ın asıl güzelliği, daha derinlerde. Yalnızlık, ötekilik, dışlanmışlık, başarısızlık ve aşk üzerine, çok çarpıcı ögeler var. Ağlatır bile istese, kaldı ki çoğunlukla güldürüyor.
Müthiş bir dizi, kısacası. Tek eleştirim sadece 23 dakika sürmesi, vallahi yetmiyor yahu.
Salı
House MD: Tabii ki dizilerin şahı, paşası. Onu karşılaştırmaya da sokmuyorum zaten. Ayrı bir yeri var gönüllerimizde. Uzun uzun anlatmaya da gerek yok, hepimiz biliyoruz.
Lakin son sezonda, biraz sallanmaya başladı, senaryo açısından çok uydurukluklar var. Sezonun bir amacı yokmuş gibi, eskileri aratıyor. Cuddy ile ilişkisi sanıldığı kadar işlenmiyor, işlense de fazla etkili gelmiyor. Üstelik vakaları da biraz sallamaya başladılar. Şu sıra tam sezon ortası, ivme kazandıracak yeni bir olay yaratılmazsa iyice bozuk bir sezon olacak. Ha bir de şu yeni kız yok mu, Allahım, deliriyorum, uyuz oluyorum. N'olur atın gönderin diziden, feci tiksinç. Bu kadar.
Öyle Bir Geçer Zaman ki: Bu da çok iyi başlayıp kısa sürede çok saçmalama eylemine dönüşen bol reytingli dizimiz. Bununla ilgili de fazla bir şey yazmaya gerek yok. Biliyoruz konuyu da karakterleri de.
Bunu, senaryosundaki saçmalıklara karşın hâlâ izliyor oluşum, safi duygulardan, atmosferindendir. Şöyle bir örnek vereyim, son bölümde annesi Osman'a şemsiyeli çikolatalardan aldı, ben orada bittim. Hemen kafamdan eski arşivleri açtım, anneme onu aldırmaya çalışmalarım, aldırdığım zamanlarda tadı çok yoğun olduğundan bitiremeyişlerim, ağzımın yüzümün batması ve daha birçok şeyi hatırladım. Bir sahne ile. O yüzden izliyorum hâlâ. Bu da lazım sanki.
Çarşamba
V: Geçen sezon başladı, eski V'nin (Visitors yani) hatrına biz de başladık. Ama bu sezon bu da çok kötü. Her şeyden öte acayip sıkılıyorum izlerken. Çok saçma şeyler ve hatalar var, üstelik bunda duygu ve atmosfer de mevcut değil. Başladık, gidiyor bir kere. Sıkıcı be. Niye izliyorum ki o zaman ben bunu? Tamam, tabii ya, Elizabeth Mitchell var. Tapıyorum kendisine de biraz. Neyse.
Perşembe
İşte bugün bomboş. Dizi mizi yok. O yüzden de arşivde bitmesi gereken eski dizilere yöneliyorum. Bu eskiler de, bu aralar "The X Files" ve "Oz". X Files'ı birçok kişi gibi yarım yamalak izlemiştim, şimdi baştan başladım. 9 sezon ve iki film var, 5. sezondayım. Oz da harika bir hapishane yaşantısı dizisi.
Cuma
Bugün de boş. Eskiden Fringe bu günde yayınlanıyor idi, şimdi ecnebi cumasına kaydırıldı. Haliyle bizim cuma da boş kaldı. Yani yine eski diziler bugünde de.
Cumartesi
Fringe: Fringe başladığından itibaren müthiş bir şekilde izliyorum. Zaten X Files'ın hastasıyım, bu da onun türevinde, üstelik de tüm olayları metafiziğe değil, bilime dayandırıyor. Bu daha da güzel. Paralel evrenler mi istersiniz, zaman yolculukları mı, tıbbi manyaklıklar mı.. Ayrıca çok kaliteli çekilen, çok başarılı göndermeleri de olan bir dizi. Karakterler harika, Walter Bishop herhalde en orijinal TV karakterlerinden birisidir, kesin. Olivia Dunham'ı canlandıran Anna Torv gibi bir güzellik var, var oğlu var yani. İzlemeyelim de besleyelim mi? (Bu olmadı gerçi.)
Tabii son zamanlardaki eleştirilere katılmıyor da değilim, dizinin şakülünün yavaştan kaydığı üzerine söylenenler yani. Ama mecburlar. Çünkü süpersonik zekaya sahip Amerikalılar diziyi izlemiyor arkadaş. Onlara ağır geliyor olaylar. Bizim çocuklar da (ki bu çocuklar daha önce Lost'u yaptılardı) olaya aşk-meşk-drama koymak zorunda kaldı. Dizi, yeni sezonu için yerini garantilesin, sonra yeniden toparlanır diye umuyorum.
Spartacus: Gods of the Arena: Aslında tarihi dizileri sevmem pek, hatta bu izlediğim ilk tarihi zımbırtı olabilir. Hatta baştan da önyargılıydım, sadece kan ve cinsellik üzerine pazarlama yapıyorlar gibi geliyordu. Ama izleyince bırakamadım. Yine de bence abartıldığı kadar kesinlikle değil. Ama güzel. O kadar.
Pazar
Behzat Ç.: Bir Ankara Polisiyesi: Ekranlarımızın ve benimizin yeni fenomeni. Herhalde en önyargılı yaklaşıp sonunda en çok sevdiğim şey bu olmuştur hayatta.. Ben bir polisi izleyeceğim ha? Hem de onu öven bir yapımda.. Zaten olay da burada, o sıradan bir polis değil, sıradan biri değil. Belki Türk ekranlarının tek gerçek anti-kahramanı. Belki başka bir şey. Ama çok acayip.
Atmosfer, duygular, yaratıcı senaryo, çatır çatır göndermeler, asi duruş.. Her şey var. Düşünün, yıllardır Hrant Dink davasında bile söylenmesi gerekenleri bu dizi söyledi, daha yeni yani.. Cesaret dolu, başkahramanıyla müsemma. Ankara'da geçiyor olması ayrı güzel. Ne desem yetmeyecek zaten, o yüzden uzatmayayım daha fazla.. Saçma sapan konuşacağım yoksa.
- - -
Çok afedersiniz ama, oha. Nasıl da uzatmışım.. Hâlâ okuyor musunuz? Eyvallah o halde, az biraz daha kaldı.
Bunlar dediğim gibi, aktif izlediklerim. Tabii içlerinde hiç komedi olmaması da beni düşündürmüyor değil. Ama şu araların en popüler komedileri olan How I Met Your Mother ya da Big Bang Theory'yi sevmiyorum, gülemiyorum. Belki gülen yerlerim bozuktur.
"Ama bir dönem güldüğüm şeyler de vardı", diyerek sözü eskilere bağlamayı da uygun gördüm.
Mesela bir BBC yapımı olan Extras. Bileniniz var mı? Bir ara TNT'de gösteriliyordu. Hatta aslında oradan tanıdım ben. Ama TNT tamamını yayınlamadı, toplamda 13 bölüm olan dizinin zaten vurucu yanı finaliydi. Onu izledikten sonra televizyon ve sinema dünyasına daha başka bakacaksınız. Hayatımda izlediğim en iyi dizilerdendir Net. Ayrıca Ricky Gervais'e de bayılırız. Biz kimsek.
Yine bir BBC dizisi olan Coupling efsanesi var. Kimselere anlatamam, gerek de yok zaten, herkes biliyor, ama böyle bir komedi yapıldı mı bir daha? Jeff gibi adam geldi mi?
Ve yine bir BBC dizisi olan Spaced. Burada da yine çok çok sevdiğim İngiliz komedyen Simon Pegg yer alıyor. Onu harika bir zombi parodisi olan Shaun of Dead'ten hatırlayabiliriz. Spaced de iki sezonluk mini bir dizidir, ama çok şey anlatır, çok güldürür. Mottosu da harikadır, der ki, "Günümüzde, akrabalık sistemi kan bağı yoluyla değil, arkadaş yoluyla sağlanır.." Mutlaka izleyiniz. Neymiş, BBC dizileri muhteşemmiş.
Of yahu, ne çok dizi izlemişim, bir bakıma nelerle harcamışım vaktimi.. Neyse pişman değilim. Daha da yazarım ama iyice uzattım artık, sizi de daha fazla sıkmadan kısaca (sadece isimler, gerçekten kısa yani) bazı tavsiyelerde daha bulunayım. Birçoğu çok ünlü şeyler aslında, efsane hatta. Hâlâ izlemeyenleriniz varsa şiddetle önerilir..
- Band of Brothers
- Battlestar Galactica (Not düşmeden edemiyorum, BsG dizi değil, başka bir şey. Efsane.)
- Boardwalk Empire*
- Breaking Bad*
- Carnivàle
- Hustle (BBC yine, süper bir soygunculuk dizisi. Ama DivxPlanet'te çok yavaş çevriliyor, mecburen geriden izliyoruz.)
- Lost (Öehh artık)
- Nip/Tuck (Özlenendir..)
- Oz
- Prison Break (İlk 2 sezonu özlenendir)
- The Office (Tabii ki UK versiyonu)
- The Walking Dead*
- The X Files
* işareti olanlar, halihazırda devam edip sezon arası verenler. Kısaca değineyim onlara da, Boardwalk Empire klasik bir 30'lu yıllar ABD'si dizisi. Mafya, içki yasağı, falan filan. Ama çok kaliteli, diğer tüm HBO dizileri gibi. Ayrıca başrolde Steve Buscemi var ki, başrolde de Steve Buscemi var. Öyle yani.
"Breaking Bad" ise, mükemmel, harikulade bir dizi daha. Her bölümü sinema filmi kalitesinde ve vuruculuğunda. "Mecbur kaldığı için uyuşturucu üreticiliği yapan sıradan bir lise öğretmeninin inanılmaz hikayesi" diye özetliyorum ben, siz bakın işte. Ayrıca burada da başroldeki Bryan Cranston, oynamıyor, yaşıyor adam. Acayip.
Son olarak da, "The Walking Dead" var. Sadece zombi temalı olduğu için başladım. Çok şey bekliyordum, biraz hayal kırıklığı yaşattı açıkçası. Ama tabii ki 2. sezonunu bekliyor ve daha iyi olacağını ümit ediyoruz.
Bir de amme hizmeti, şöyle bir site var. Buraya üye olun, istediğiniz dizileri seçin. Harika bir takvim, ne ne zaman, her şey yazıyor..
Bu kadar artık. Yeter, yazmaktan yoruldum yahu..
Herkese iyi seyirler, diye bağlamayı uygun gördüm.
Nereden esti aklıma tam bilemiyorum ama geçenlerde düşünmüştüm, dizi takvimimi paylaşasım geldi. Niçin bilmiyorum. Ama belki arada bir-iki tanesini öneririm, ya da siz bana önerirsiniz, hayat geçer gider.
Önce şu an aktif olarak takip ettiklerimi yazıyorum, hazır olun.
Pazartesi
Californication: Aslında bu bir pazar dizisi elbette, ama yine elbette biliyorsunuz ki yabancı kökenli dizileri bir gün arayla izleyebiliyoruz. Biliyorsanız niye yazdım bu açıklamayı, o da ayrı saçmalık zaten. Neyse. Bu diziye ben bayılıyorum aslında, hatta o kadar ki sanırım bu sıralar en sevdiğim dizi. Kabul etmeli ki tamamen erkek bakış açısından ve tamamen erkeklerin sevebilmesi üzerine yürüyen bir yapım, belki de bu yüzden seviyorumdur, bilemiyorum. Hatta her ne kadar Hank Moody'nin yaşadığı gibi yaşamak mümkün değilse de, insan zamanla kendisini özdeşleştirmeden edemiyor. Ve son olarak, kabul edelim ki, tüm erkek ırkının yaşamak istediği gibi yaşıyor kerata. Ama yine de Californication'ın asıl güzelliği, daha derinlerde. Yalnızlık, ötekilik, dışlanmışlık, başarısızlık ve aşk üzerine, çok çarpıcı ögeler var. Ağlatır bile istese, kaldı ki çoğunlukla güldürüyor.
Müthiş bir dizi, kısacası. Tek eleştirim sadece 23 dakika sürmesi, vallahi yetmiyor yahu.
Salı
House MD: Tabii ki dizilerin şahı, paşası. Onu karşılaştırmaya da sokmuyorum zaten. Ayrı bir yeri var gönüllerimizde. Uzun uzun anlatmaya da gerek yok, hepimiz biliyoruz.
Lakin son sezonda, biraz sallanmaya başladı, senaryo açısından çok uydurukluklar var. Sezonun bir amacı yokmuş gibi, eskileri aratıyor. Cuddy ile ilişkisi sanıldığı kadar işlenmiyor, işlense de fazla etkili gelmiyor. Üstelik vakaları da biraz sallamaya başladılar. Şu sıra tam sezon ortası, ivme kazandıracak yeni bir olay yaratılmazsa iyice bozuk bir sezon olacak. Ha bir de şu yeni kız yok mu, Allahım, deliriyorum, uyuz oluyorum. N'olur atın gönderin diziden, feci tiksinç. Bu kadar.
Öyle Bir Geçer Zaman ki: Bu da çok iyi başlayıp kısa sürede çok saçmalama eylemine dönüşen bol reytingli dizimiz. Bununla ilgili de fazla bir şey yazmaya gerek yok. Biliyoruz konuyu da karakterleri de.
Bunu, senaryosundaki saçmalıklara karşın hâlâ izliyor oluşum, safi duygulardan, atmosferindendir. Şöyle bir örnek vereyim, son bölümde annesi Osman'a şemsiyeli çikolatalardan aldı, ben orada bittim. Hemen kafamdan eski arşivleri açtım, anneme onu aldırmaya çalışmalarım, aldırdığım zamanlarda tadı çok yoğun olduğundan bitiremeyişlerim, ağzımın yüzümün batması ve daha birçok şeyi hatırladım. Bir sahne ile. O yüzden izliyorum hâlâ. Bu da lazım sanki.
Çarşamba
V: Geçen sezon başladı, eski V'nin (Visitors yani) hatrına biz de başladık. Ama bu sezon bu da çok kötü. Her şeyden öte acayip sıkılıyorum izlerken. Çok saçma şeyler ve hatalar var, üstelik bunda duygu ve atmosfer de mevcut değil. Başladık, gidiyor bir kere. Sıkıcı be. Niye izliyorum ki o zaman ben bunu? Tamam, tabii ya, Elizabeth Mitchell var. Tapıyorum kendisine de biraz. Neyse.
Perşembe
İşte bugün bomboş. Dizi mizi yok. O yüzden de arşivde bitmesi gereken eski dizilere yöneliyorum. Bu eskiler de, bu aralar "The X Files" ve "Oz". X Files'ı birçok kişi gibi yarım yamalak izlemiştim, şimdi baştan başladım. 9 sezon ve iki film var, 5. sezondayım. Oz da harika bir hapishane yaşantısı dizisi.
Cuma
Bugün de boş. Eskiden Fringe bu günde yayınlanıyor idi, şimdi ecnebi cumasına kaydırıldı. Haliyle bizim cuma da boş kaldı. Yani yine eski diziler bugünde de.
Cumartesi
Fringe: Fringe başladığından itibaren müthiş bir şekilde izliyorum. Zaten X Files'ın hastasıyım, bu da onun türevinde, üstelik de tüm olayları metafiziğe değil, bilime dayandırıyor. Bu daha da güzel. Paralel evrenler mi istersiniz, zaman yolculukları mı, tıbbi manyaklıklar mı.. Ayrıca çok kaliteli çekilen, çok başarılı göndermeleri de olan bir dizi. Karakterler harika, Walter Bishop herhalde en orijinal TV karakterlerinden birisidir, kesin. Olivia Dunham'ı canlandıran Anna Torv gibi bir güzellik var, var oğlu var yani. İzlemeyelim de besleyelim mi? (Bu olmadı gerçi.)
Tabii son zamanlardaki eleştirilere katılmıyor da değilim, dizinin şakülünün yavaştan kaydığı üzerine söylenenler yani. Ama mecburlar. Çünkü süpersonik zekaya sahip Amerikalılar diziyi izlemiyor arkadaş. Onlara ağır geliyor olaylar. Bizim çocuklar da (ki bu çocuklar daha önce Lost'u yaptılardı) olaya aşk-meşk-drama koymak zorunda kaldı. Dizi, yeni sezonu için yerini garantilesin, sonra yeniden toparlanır diye umuyorum.
Spartacus: Gods of the Arena: Aslında tarihi dizileri sevmem pek, hatta bu izlediğim ilk tarihi zımbırtı olabilir. Hatta baştan da önyargılıydım, sadece kan ve cinsellik üzerine pazarlama yapıyorlar gibi geliyordu. Ama izleyince bırakamadım. Yine de bence abartıldığı kadar kesinlikle değil. Ama güzel. O kadar.
Pazar
Behzat Ç.: Bir Ankara Polisiyesi: Ekranlarımızın ve benimizin yeni fenomeni. Herhalde en önyargılı yaklaşıp sonunda en çok sevdiğim şey bu olmuştur hayatta.. Ben bir polisi izleyeceğim ha? Hem de onu öven bir yapımda.. Zaten olay da burada, o sıradan bir polis değil, sıradan biri değil. Belki Türk ekranlarının tek gerçek anti-kahramanı. Belki başka bir şey. Ama çok acayip.
Atmosfer, duygular, yaratıcı senaryo, çatır çatır göndermeler, asi duruş.. Her şey var. Düşünün, yıllardır Hrant Dink davasında bile söylenmesi gerekenleri bu dizi söyledi, daha yeni yani.. Cesaret dolu, başkahramanıyla müsemma. Ankara'da geçiyor olması ayrı güzel. Ne desem yetmeyecek zaten, o yüzden uzatmayayım daha fazla.. Saçma sapan konuşacağım yoksa.
- - -
Çok afedersiniz ama, oha. Nasıl da uzatmışım.. Hâlâ okuyor musunuz? Eyvallah o halde, az biraz daha kaldı.
Bunlar dediğim gibi, aktif izlediklerim. Tabii içlerinde hiç komedi olmaması da beni düşündürmüyor değil. Ama şu araların en popüler komedileri olan How I Met Your Mother ya da Big Bang Theory'yi sevmiyorum, gülemiyorum. Belki gülen yerlerim bozuktur.
"Ama bir dönem güldüğüm şeyler de vardı", diyerek sözü eskilere bağlamayı da uygun gördüm.
Mesela bir BBC yapımı olan Extras. Bileniniz var mı? Bir ara TNT'de gösteriliyordu. Hatta aslında oradan tanıdım ben. Ama TNT tamamını yayınlamadı, toplamda 13 bölüm olan dizinin zaten vurucu yanı finaliydi. Onu izledikten sonra televizyon ve sinema dünyasına daha başka bakacaksınız. Hayatımda izlediğim en iyi dizilerdendir Net. Ayrıca Ricky Gervais'e de bayılırız. Biz kimsek.
Yine bir BBC dizisi olan Coupling efsanesi var. Kimselere anlatamam, gerek de yok zaten, herkes biliyor, ama böyle bir komedi yapıldı mı bir daha? Jeff gibi adam geldi mi?
Ve yine bir BBC dizisi olan Spaced. Burada da yine çok çok sevdiğim İngiliz komedyen Simon Pegg yer alıyor. Onu harika bir zombi parodisi olan Shaun of Dead'ten hatırlayabiliriz. Spaced de iki sezonluk mini bir dizidir, ama çok şey anlatır, çok güldürür. Mottosu da harikadır, der ki, "Günümüzde, akrabalık sistemi kan bağı yoluyla değil, arkadaş yoluyla sağlanır.." Mutlaka izleyiniz. Neymiş, BBC dizileri muhteşemmiş.
Of yahu, ne çok dizi izlemişim, bir bakıma nelerle harcamışım vaktimi.. Neyse pişman değilim. Daha da yazarım ama iyice uzattım artık, sizi de daha fazla sıkmadan kısaca (sadece isimler, gerçekten kısa yani) bazı tavsiyelerde daha bulunayım. Birçoğu çok ünlü şeyler aslında, efsane hatta. Hâlâ izlemeyenleriniz varsa şiddetle önerilir..
- Band of Brothers
- Battlestar Galactica (Not düşmeden edemiyorum, BsG dizi değil, başka bir şey. Efsane.)
- Boardwalk Empire*
- Breaking Bad*
- Carnivàle
- Hustle (BBC yine, süper bir soygunculuk dizisi. Ama DivxPlanet'te çok yavaş çevriliyor, mecburen geriden izliyoruz.)
- Lost (Öehh artık)
- Nip/Tuck (Özlenendir..)
- Oz
- Prison Break (İlk 2 sezonu özlenendir)
- The Office (Tabii ki UK versiyonu)
- The Walking Dead*
- The X Files
* işareti olanlar, halihazırda devam edip sezon arası verenler. Kısaca değineyim onlara da, Boardwalk Empire klasik bir 30'lu yıllar ABD'si dizisi. Mafya, içki yasağı, falan filan. Ama çok kaliteli, diğer tüm HBO dizileri gibi. Ayrıca başrolde Steve Buscemi var ki, başrolde de Steve Buscemi var. Öyle yani.
"Breaking Bad" ise, mükemmel, harikulade bir dizi daha. Her bölümü sinema filmi kalitesinde ve vuruculuğunda. "Mecbur kaldığı için uyuşturucu üreticiliği yapan sıradan bir lise öğretmeninin inanılmaz hikayesi" diye özetliyorum ben, siz bakın işte. Ayrıca burada da başroldeki Bryan Cranston, oynamıyor, yaşıyor adam. Acayip.
Son olarak da, "The Walking Dead" var. Sadece zombi temalı olduğu için başladım. Çok şey bekliyordum, biraz hayal kırıklığı yaşattı açıkçası. Ama tabii ki 2. sezonunu bekliyor ve daha iyi olacağını ümit ediyoruz.
Bir de amme hizmeti, şöyle bir site var. Buraya üye olun, istediğiniz dizileri seçin. Harika bir takvim, ne ne zaman, her şey yazıyor..
Bu kadar artık. Yeter, yazmaktan yoruldum yahu..
Herkese iyi seyirler, diye bağlamayı uygun gördüm.
24 Şubat 2011 Perşembe
Yarın
"Yarın" kavramı üzerine düşünüp bir karara varmak değil buradaki amacım, yarın olacak bir şeyden bahsetmek.
Ama önce şuna kısaca değinmek zorundayım. Hani bazen bazı seçim anları vardır ya hayatta, o seçim hayatınızın geri kalan kısmını etkiler. Önemli anlardır bunlar, Dr. Emmett Brown'ın da, Walter Bishop'ın da dem vurduğu kırılma anlarındandır. Fakat kötü yanı, genellikle bu kritik anlar çok sonra farkedilir, denir ki "meğer o gün, hayatım değişmiş.."
Geriye bakınca o anlardan dört-beş tane görüyorum rahatlıkla. Lâkin ilk kez bu anlardan birisine, daha olmadan önce sahibim. Dınınınınnnn. İşte yazının asıl konusu geldi.
Çok ilginç bir durum yaşıyorum bir haftadır; aslında belki büyütülecek bir hadise değil, ya da aslında büyütülecek. Tam kararı siz verin.
Yarın, yani 25 Şubat 2011 Cuma günü, öğleden sonra saat 2'de, tek ders sınavım var. Bu ne demek, tek bir sınav sonra okulu bitirebiliyorum demek. Okulu bitirebilecek konumda olmamın önemi yok işte aslında. Garip hissedişimin nedeni okulu bitirmek değil, zira ona daha önce değinmiştim. Garabet, yarınki kavşak noktasını görüyor oluşumda.
Öyle ya da böyle, yarınki sınav sonucunda, daha doğrusu yarınki sınavın sonucuna göre hayatımın en az bir yılı kesin değişecek. Seçim ise tamamen bana kalmış durumda. Elimde her şey, kadere meydan okuyor gibiyim. Ne istersem o olacak.
Çünkü sınavı veremediğim taktirde okul kesin olarak en az bir yıl daha uzayacak. Aksi halde ise bitecek, ve kimbilir beni askere alıverecekler belki, belki tecil şansım olacak ve gidiş yollarıma bakacağım ülkelere, belki bambaşka şeyler olacak. Neler olacağını bilmiyorum, ama sonuçlarını göremesem de, dediğim gibi, ipler tamamen benim elimde.
Ne yapmak istediğime gelince, açıkçası bir hafta boyunca ders çalışmak yerine bu bilincin tadına vardım. Henüz hiç çalışmadım. Ama soracak olursanız, evet, bitirmeyi istiyorum, kesin. Yani, büyük ihtimalle. Sanırım. Neyse işte.
Bakalım bir sonraki bölümde kahramanımızın başına neler gelecek.. Vallahi ben de tam bilmiyorum, senaryoyu elime oyundan hemen önce veriyorlar, gerisi doğaçlama hep..
Yarın ola hayrola.
- - -
Bu arada bunları yazarken şu çok iyi gitti, belki okurken de gider. Tabii okumayı bitirmiş olmanız da ayrı bir dert şu an. Öf, neyse işte..
Ama önce şuna kısaca değinmek zorundayım. Hani bazen bazı seçim anları vardır ya hayatta, o seçim hayatınızın geri kalan kısmını etkiler. Önemli anlardır bunlar, Dr. Emmett Brown'ın da, Walter Bishop'ın da dem vurduğu kırılma anlarındandır. Fakat kötü yanı, genellikle bu kritik anlar çok sonra farkedilir, denir ki "meğer o gün, hayatım değişmiş.."
Geriye bakınca o anlardan dört-beş tane görüyorum rahatlıkla. Lâkin ilk kez bu anlardan birisine, daha olmadan önce sahibim. Dınınınınnnn. İşte yazının asıl konusu geldi.
Çok ilginç bir durum yaşıyorum bir haftadır; aslında belki büyütülecek bir hadise değil, ya da aslında büyütülecek. Tam kararı siz verin.
Yarın, yani 25 Şubat 2011 Cuma günü, öğleden sonra saat 2'de, tek ders sınavım var. Bu ne demek, tek bir sınav sonra okulu bitirebiliyorum demek. Okulu bitirebilecek konumda olmamın önemi yok işte aslında. Garip hissedişimin nedeni okulu bitirmek değil, zira ona daha önce değinmiştim. Garabet, yarınki kavşak noktasını görüyor oluşumda.
Öyle ya da böyle, yarınki sınav sonucunda, daha doğrusu yarınki sınavın sonucuna göre hayatımın en az bir yılı kesin değişecek. Seçim ise tamamen bana kalmış durumda. Elimde her şey, kadere meydan okuyor gibiyim. Ne istersem o olacak.
Çünkü sınavı veremediğim taktirde okul kesin olarak en az bir yıl daha uzayacak. Aksi halde ise bitecek, ve kimbilir beni askere alıverecekler belki, belki tecil şansım olacak ve gidiş yollarıma bakacağım ülkelere, belki bambaşka şeyler olacak. Neler olacağını bilmiyorum, ama sonuçlarını göremesem de, dediğim gibi, ipler tamamen benim elimde.
Ne yapmak istediğime gelince, açıkçası bir hafta boyunca ders çalışmak yerine bu bilincin tadına vardım. Henüz hiç çalışmadım. Ama soracak olursanız, evet, bitirmeyi istiyorum, kesin. Yani, büyük ihtimalle. Sanırım. Neyse işte.
Bakalım bir sonraki bölümde kahramanımızın başına neler gelecek.. Vallahi ben de tam bilmiyorum, senaryoyu elime oyundan hemen önce veriyorlar, gerisi doğaçlama hep..
Yarın ola hayrola.
- - -
Bu arada bunları yazarken şu çok iyi gitti, belki okurken de gider. Tabii okumayı bitirmiş olmanız da ayrı bir dert şu an. Öf, neyse işte..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)








