Malum yasaklardan sonra taşındık, ya ne yapsaydık..
Artık buradayız: dandikadam.wordpress.com
4 Mart 2011 Cuma
28 Şubat 2011 Pazartesi
Falsız Kalmamak
Fal bileniniz, faldan anlayanınız var mı? Varsa bir zahmet şuraya üç beş bir yorum atın Allah rızası için. Zaten Cast Away'deki Wilson gibi çıktı, tırsıyorum. Ne biçim fal la bu?
Neyse, sağolun şimdiden.
Televizyon Nedir?
Barry Levinson üstadın, 2006 yılında çektiği ilginç bir film var, ismi "Man of the Year". Hak ettiği değeri bulmayan, iyi bir film. (Zaten üstadın çoğu filmi genelde hak ettiği ilgiyi bulmaz. "Wag the Dog"u kaç kişi izlemiştir ki..) Aslında bu film, tam olarak dem vurmak istediğim konuyu içermiyor, politik bir skandalı sözkonusu ediyor. Lâkin içinde öyle bir monolog var ki, her dinlediğimde bayılıyorum.
Filmde Robin Williams'ın yardımcısını canlandıran tecrübeli oyuncu Lewis Black'in tiradını dinliyoruz:
"Televizyon beni korkutuyor, her şeyi inanılır yapıyor. Her şey inanılır görünüyorsa, hiçbir şey inanılır değildir. Televizyon farklı yerlerdeki insanları birleştiriyor. Ekranın bir tarafında raporlu bir deli, Yahudi soykırımının yapılmadığını iddia ediyor. Ve diğer yanında ünlü bir tarihçi soykırımın tüm ayrıntılarını biliyor. Ve orada oturuyorlar. Yan yana. Eşit gibi görünüyorlar. Söyledikleri her şey güvenilir geliyor. Ve tartışma devam ettikçe artık güvenilirlik kalmıyor. Sadece dinlemeyi kesiyoruz."
İşte bu cümleler, televizyonun aslında ne olduğunu harikulade bir biçimde anlatıyor.. Televizyon bir illüzyon, başkası değil.
Bunları yazmak nereden aklına geldi derseniz, söyleyeyim. Bir süredir işsiz ev erkeği olduğum için, televizyonu açınca "gündüz kuşağı işkencesine" maruz kalıyorum. Şimdi de Petek Dinçöz isimli türkiş jenifır lopez'in programı var, konuk ise bir efsane, Uçan Adam Sabri. Öyle şeyler anlatıyor ki, aklınız durur. Müthiş öyküler. Üstelik kendisi de hepsine inanıyor. Tüm ayrıntıları anlatıyor, kanıtlar sunuyor. Aslında takdir etmek de gerek, müthiş bir hayalgücü..
Programdakilerin, sunucunun veyahut biz izleyicilerin inanıyor ya da bir tarafıyla gülüyor olması hiç mi hiç mühim değil. Çünkü az önceki alıntıda olduğu gibi her şey. Bir anlamı yok gerçeklerin..
Televizyon bir aldatmaca, sihir. İçindeki hiçbir şey doğru değil. En doğrusu bile yanlış, çünkü en doğrusunda bile kurgu var, en doğrusunda bile çerçeveleme var.
Sabri'ye zaten inanmıyorsunuz ama, diğerlerine de inanmayın dostlarım.
- - -
Not: Bu arada adam saatli bomba gibi. Her an uçabilir. Çok değişik kafalar.
Filmde Robin Williams'ın yardımcısını canlandıran tecrübeli oyuncu Lewis Black'in tiradını dinliyoruz:
"Televizyon beni korkutuyor, her şeyi inanılır yapıyor. Her şey inanılır görünüyorsa, hiçbir şey inanılır değildir. Televizyon farklı yerlerdeki insanları birleştiriyor. Ekranın bir tarafında raporlu bir deli, Yahudi soykırımının yapılmadığını iddia ediyor. Ve diğer yanında ünlü bir tarihçi soykırımın tüm ayrıntılarını biliyor. Ve orada oturuyorlar. Yan yana. Eşit gibi görünüyorlar. Söyledikleri her şey güvenilir geliyor. Ve tartışma devam ettikçe artık güvenilirlik kalmıyor. Sadece dinlemeyi kesiyoruz."
İşte bu cümleler, televizyonun aslında ne olduğunu harikulade bir biçimde anlatıyor.. Televizyon bir illüzyon, başkası değil.
Bunları yazmak nereden aklına geldi derseniz, söyleyeyim. Bir süredir işsiz ev erkeği olduğum için, televizyonu açınca "gündüz kuşağı işkencesine" maruz kalıyorum. Şimdi de Petek Dinçöz isimli türkiş jenifır lopez'in programı var, konuk ise bir efsane, Uçan Adam Sabri. Öyle şeyler anlatıyor ki, aklınız durur. Müthiş öyküler. Üstelik kendisi de hepsine inanıyor. Tüm ayrıntıları anlatıyor, kanıtlar sunuyor. Aslında takdir etmek de gerek, müthiş bir hayalgücü..
Programdakilerin, sunucunun veyahut biz izleyicilerin inanıyor ya da bir tarafıyla gülüyor olması hiç mi hiç mühim değil. Çünkü az önceki alıntıda olduğu gibi her şey. Bir anlamı yok gerçeklerin..
Televizyon bir aldatmaca, sihir. İçindeki hiçbir şey doğru değil. En doğrusu bile yanlış, çünkü en doğrusunda bile kurgu var, en doğrusunda bile çerçeveleme var.
Sabri'ye zaten inanmıyorsunuz ama, diğerlerine de inanmayın dostlarım.
- - -
Not: Bu arada adam saatli bomba gibi. Her an uçabilir. Çok değişik kafalar.
26 Şubat 2011 Cumartesi
Dizilerarası Bir Yolculuk: Hangisi, Ne Zaman, Niçin, Nasıl?
"Ben bir tane bile dizi izlemiyorum hiç vallahi" diyen insan bulun bana, ne isterseniz veririm. Hepimiz izliyoruz bu meretleri. Kötü bir şey de değil tabii bu yaptığımız ama abartmamak da iyi olur bence.
Nereden esti aklıma tam bilemiyorum ama geçenlerde düşünmüştüm, dizi takvimimi paylaşasım geldi. Niçin bilmiyorum. Ama belki arada bir-iki tanesini öneririm, ya da siz bana önerirsiniz, hayat geçer gider.
Önce şu an aktif olarak takip ettiklerimi yazıyorum, hazır olun.
Pazartesi
Californication: Aslında bu bir pazar dizisi elbette, ama yine elbette biliyorsunuz ki yabancı kökenli dizileri bir gün arayla izleyebiliyoruz. Biliyorsanız niye yazdım bu açıklamayı, o da ayrı saçmalık zaten. Neyse. Bu diziye ben bayılıyorum aslında, hatta o kadar ki sanırım bu sıralar en sevdiğim dizi. Kabul etmeli ki tamamen erkek bakış açısından ve tamamen erkeklerin sevebilmesi üzerine yürüyen bir yapım, belki de bu yüzden seviyorumdur, bilemiyorum. Hatta her ne kadar Hank Moody'nin yaşadığı gibi yaşamak mümkün değilse de, insan zamanla kendisini özdeşleştirmeden edemiyor. Ve son olarak, kabul edelim ki, tüm erkek ırkının yaşamak istediği gibi yaşıyor kerata. Ama yine de Californication'ın asıl güzelliği, daha derinlerde. Yalnızlık, ötekilik, dışlanmışlık, başarısızlık ve aşk üzerine, çok çarpıcı ögeler var. Ağlatır bile istese, kaldı ki çoğunlukla güldürüyor.
Müthiş bir dizi, kısacası. Tek eleştirim sadece 23 dakika sürmesi, vallahi yetmiyor yahu.
Salı
House MD: Tabii ki dizilerin şahı, paşası. Onu karşılaştırmaya da sokmuyorum zaten. Ayrı bir yeri var gönüllerimizde. Uzun uzun anlatmaya da gerek yok, hepimiz biliyoruz.
Lakin son sezonda, biraz sallanmaya başladı, senaryo açısından çok uydurukluklar var. Sezonun bir amacı yokmuş gibi, eskileri aratıyor. Cuddy ile ilişkisi sanıldığı kadar işlenmiyor, işlense de fazla etkili gelmiyor. Üstelik vakaları da biraz sallamaya başladılar. Şu sıra tam sezon ortası, ivme kazandıracak yeni bir olay yaratılmazsa iyice bozuk bir sezon olacak. Ha bir de şu yeni kız yok mu, Allahım, deliriyorum, uyuz oluyorum. N'olur atın gönderin diziden, feci tiksinç. Bu kadar.
Öyle Bir Geçer Zaman ki: Bu da çok iyi başlayıp kısa sürede çok saçmalama eylemine dönüşen bol reytingli dizimiz. Bununla ilgili de fazla bir şey yazmaya gerek yok. Biliyoruz konuyu da karakterleri de.
Bunu, senaryosundaki saçmalıklara karşın hâlâ izliyor oluşum, safi duygulardan, atmosferindendir. Şöyle bir örnek vereyim, son bölümde annesi Osman'a şemsiyeli çikolatalardan aldı, ben orada bittim. Hemen kafamdan eski arşivleri açtım, anneme onu aldırmaya çalışmalarım, aldırdığım zamanlarda tadı çok yoğun olduğundan bitiremeyişlerim, ağzımın yüzümün batması ve daha birçok şeyi hatırladım. Bir sahne ile. O yüzden izliyorum hâlâ. Bu da lazım sanki.
Çarşamba
V: Geçen sezon başladı, eski V'nin (Visitors yani) hatrına biz de başladık. Ama bu sezon bu da çok kötü. Her şeyden öte acayip sıkılıyorum izlerken. Çok saçma şeyler ve hatalar var, üstelik bunda duygu ve atmosfer de mevcut değil. Başladık, gidiyor bir kere. Sıkıcı be. Niye izliyorum ki o zaman ben bunu? Tamam, tabii ya, Elizabeth Mitchell var. Tapıyorum kendisine de biraz. Neyse.
Perşembe
İşte bugün bomboş. Dizi mizi yok. O yüzden de arşivde bitmesi gereken eski dizilere yöneliyorum. Bu eskiler de, bu aralar "The X Files" ve "Oz". X Files'ı birçok kişi gibi yarım yamalak izlemiştim, şimdi baştan başladım. 9 sezon ve iki film var, 5. sezondayım. Oz da harika bir hapishane yaşantısı dizisi.
Cuma
Bugün de boş. Eskiden Fringe bu günde yayınlanıyor idi, şimdi ecnebi cumasına kaydırıldı. Haliyle bizim cuma da boş kaldı. Yani yine eski diziler bugünde de.
Cumartesi
Fringe: Fringe başladığından itibaren müthiş bir şekilde izliyorum. Zaten X Files'ın hastasıyım, bu da onun türevinde, üstelik de tüm olayları metafiziğe değil, bilime dayandırıyor. Bu daha da güzel. Paralel evrenler mi istersiniz, zaman yolculukları mı, tıbbi manyaklıklar mı.. Ayrıca çok kaliteli çekilen, çok başarılı göndermeleri de olan bir dizi. Karakterler harika, Walter Bishop herhalde en orijinal TV karakterlerinden birisidir, kesin. Olivia Dunham'ı canlandıran Anna Torv gibi bir güzellik var, var oğlu var yani. İzlemeyelim de besleyelim mi? (Bu olmadı gerçi.)
Tabii son zamanlardaki eleştirilere katılmıyor da değilim, dizinin şakülünün yavaştan kaydığı üzerine söylenenler yani. Ama mecburlar. Çünkü süpersonik zekaya sahip Amerikalılar diziyi izlemiyor arkadaş. Onlara ağır geliyor olaylar. Bizim çocuklar da (ki bu çocuklar daha önce Lost'u yaptılardı) olaya aşk-meşk-drama koymak zorunda kaldı. Dizi, yeni sezonu için yerini garantilesin, sonra yeniden toparlanır diye umuyorum.
Spartacus: Gods of the Arena: Aslında tarihi dizileri sevmem pek, hatta bu izlediğim ilk tarihi zımbırtı olabilir. Hatta baştan da önyargılıydım, sadece kan ve cinsellik üzerine pazarlama yapıyorlar gibi geliyordu. Ama izleyince bırakamadım. Yine de bence abartıldığı kadar kesinlikle değil. Ama güzel. O kadar.
Pazar
Behzat Ç.: Bir Ankara Polisiyesi: Ekranlarımızın ve benimizin yeni fenomeni. Herhalde en önyargılı yaklaşıp sonunda en çok sevdiğim şey bu olmuştur hayatta.. Ben bir polisi izleyeceğim ha? Hem de onu öven bir yapımda.. Zaten olay da burada, o sıradan bir polis değil, sıradan biri değil. Belki Türk ekranlarının tek gerçek anti-kahramanı. Belki başka bir şey. Ama çok acayip.
Atmosfer, duygular, yaratıcı senaryo, çatır çatır göndermeler, asi duruş.. Her şey var. Düşünün, yıllardır Hrant Dink davasında bile söylenmesi gerekenleri bu dizi söyledi, daha yeni yani.. Cesaret dolu, başkahramanıyla müsemma. Ankara'da geçiyor olması ayrı güzel. Ne desem yetmeyecek zaten, o yüzden uzatmayayım daha fazla.. Saçma sapan konuşacağım yoksa.
- - -
Çok afedersiniz ama, oha. Nasıl da uzatmışım.. Hâlâ okuyor musunuz? Eyvallah o halde, az biraz daha kaldı.
Bunlar dediğim gibi, aktif izlediklerim. Tabii içlerinde hiç komedi olmaması da beni düşündürmüyor değil. Ama şu araların en popüler komedileri olan How I Met Your Mother ya da Big Bang Theory'yi sevmiyorum, gülemiyorum. Belki gülen yerlerim bozuktur.
"Ama bir dönem güldüğüm şeyler de vardı", diyerek sözü eskilere bağlamayı da uygun gördüm.
Mesela bir BBC yapımı olan Extras. Bileniniz var mı? Bir ara TNT'de gösteriliyordu. Hatta aslında oradan tanıdım ben. Ama TNT tamamını yayınlamadı, toplamda 13 bölüm olan dizinin zaten vurucu yanı finaliydi. Onu izledikten sonra televizyon ve sinema dünyasına daha başka bakacaksınız. Hayatımda izlediğim en iyi dizilerdendir Net. Ayrıca Ricky Gervais'e de bayılırız. Biz kimsek.
Yine bir BBC dizisi olan Coupling efsanesi var. Kimselere anlatamam, gerek de yok zaten, herkes biliyor, ama böyle bir komedi yapıldı mı bir daha? Jeff gibi adam geldi mi?
Ve yine bir BBC dizisi olan Spaced. Burada da yine çok çok sevdiğim İngiliz komedyen Simon Pegg yer alıyor. Onu harika bir zombi parodisi olan Shaun of Dead'ten hatırlayabiliriz. Spaced de iki sezonluk mini bir dizidir, ama çok şey anlatır, çok güldürür. Mottosu da harikadır, der ki, "Günümüzde, akrabalık sistemi kan bağı yoluyla değil, arkadaş yoluyla sağlanır.." Mutlaka izleyiniz. Neymiş, BBC dizileri muhteşemmiş.
Of yahu, ne çok dizi izlemişim, bir bakıma nelerle harcamışım vaktimi.. Neyse pişman değilim. Daha da yazarım ama iyice uzattım artık, sizi de daha fazla sıkmadan kısaca (sadece isimler, gerçekten kısa yani) bazı tavsiyelerde daha bulunayım. Birçoğu çok ünlü şeyler aslında, efsane hatta. Hâlâ izlemeyenleriniz varsa şiddetle önerilir..
- Band of Brothers
- Battlestar Galactica (Not düşmeden edemiyorum, BsG dizi değil, başka bir şey. Efsane.)
- Boardwalk Empire*
- Breaking Bad*
- Carnivàle
- Hustle (BBC yine, süper bir soygunculuk dizisi. Ama DivxPlanet'te çok yavaş çevriliyor, mecburen geriden izliyoruz.)
- Lost (Öehh artık)
- Nip/Tuck (Özlenendir..)
- Oz
- Prison Break (İlk 2 sezonu özlenendir)
- The Office (Tabii ki UK versiyonu)
- The Walking Dead*
- The X Files
* işareti olanlar, halihazırda devam edip sezon arası verenler. Kısaca değineyim onlara da, Boardwalk Empire klasik bir 30'lu yıllar ABD'si dizisi. Mafya, içki yasağı, falan filan. Ama çok kaliteli, diğer tüm HBO dizileri gibi. Ayrıca başrolde Steve Buscemi var ki, başrolde de Steve Buscemi var. Öyle yani.
"Breaking Bad" ise, mükemmel, harikulade bir dizi daha. Her bölümü sinema filmi kalitesinde ve vuruculuğunda. "Mecbur kaldığı için uyuşturucu üreticiliği yapan sıradan bir lise öğretmeninin inanılmaz hikayesi" diye özetliyorum ben, siz bakın işte. Ayrıca burada da başroldeki Bryan Cranston, oynamıyor, yaşıyor adam. Acayip.
Son olarak da, "The Walking Dead" var. Sadece zombi temalı olduğu için başladım. Çok şey bekliyordum, biraz hayal kırıklığı yaşattı açıkçası. Ama tabii ki 2. sezonunu bekliyor ve daha iyi olacağını ümit ediyoruz.
Bir de amme hizmeti, şöyle bir site var. Buraya üye olun, istediğiniz dizileri seçin. Harika bir takvim, ne ne zaman, her şey yazıyor..
Bu kadar artık. Yeter, yazmaktan yoruldum yahu..
Herkese iyi seyirler, diye bağlamayı uygun gördüm.
Nereden esti aklıma tam bilemiyorum ama geçenlerde düşünmüştüm, dizi takvimimi paylaşasım geldi. Niçin bilmiyorum. Ama belki arada bir-iki tanesini öneririm, ya da siz bana önerirsiniz, hayat geçer gider.
Önce şu an aktif olarak takip ettiklerimi yazıyorum, hazır olun.
Pazartesi
Californication: Aslında bu bir pazar dizisi elbette, ama yine elbette biliyorsunuz ki yabancı kökenli dizileri bir gün arayla izleyebiliyoruz. Biliyorsanız niye yazdım bu açıklamayı, o da ayrı saçmalık zaten. Neyse. Bu diziye ben bayılıyorum aslında, hatta o kadar ki sanırım bu sıralar en sevdiğim dizi. Kabul etmeli ki tamamen erkek bakış açısından ve tamamen erkeklerin sevebilmesi üzerine yürüyen bir yapım, belki de bu yüzden seviyorumdur, bilemiyorum. Hatta her ne kadar Hank Moody'nin yaşadığı gibi yaşamak mümkün değilse de, insan zamanla kendisini özdeşleştirmeden edemiyor. Ve son olarak, kabul edelim ki, tüm erkek ırkının yaşamak istediği gibi yaşıyor kerata. Ama yine de Californication'ın asıl güzelliği, daha derinlerde. Yalnızlık, ötekilik, dışlanmışlık, başarısızlık ve aşk üzerine, çok çarpıcı ögeler var. Ağlatır bile istese, kaldı ki çoğunlukla güldürüyor.
Müthiş bir dizi, kısacası. Tek eleştirim sadece 23 dakika sürmesi, vallahi yetmiyor yahu.
Salı
House MD: Tabii ki dizilerin şahı, paşası. Onu karşılaştırmaya da sokmuyorum zaten. Ayrı bir yeri var gönüllerimizde. Uzun uzun anlatmaya da gerek yok, hepimiz biliyoruz.
Lakin son sezonda, biraz sallanmaya başladı, senaryo açısından çok uydurukluklar var. Sezonun bir amacı yokmuş gibi, eskileri aratıyor. Cuddy ile ilişkisi sanıldığı kadar işlenmiyor, işlense de fazla etkili gelmiyor. Üstelik vakaları da biraz sallamaya başladılar. Şu sıra tam sezon ortası, ivme kazandıracak yeni bir olay yaratılmazsa iyice bozuk bir sezon olacak. Ha bir de şu yeni kız yok mu, Allahım, deliriyorum, uyuz oluyorum. N'olur atın gönderin diziden, feci tiksinç. Bu kadar.
Öyle Bir Geçer Zaman ki: Bu da çok iyi başlayıp kısa sürede çok saçmalama eylemine dönüşen bol reytingli dizimiz. Bununla ilgili de fazla bir şey yazmaya gerek yok. Biliyoruz konuyu da karakterleri de.
Bunu, senaryosundaki saçmalıklara karşın hâlâ izliyor oluşum, safi duygulardan, atmosferindendir. Şöyle bir örnek vereyim, son bölümde annesi Osman'a şemsiyeli çikolatalardan aldı, ben orada bittim. Hemen kafamdan eski arşivleri açtım, anneme onu aldırmaya çalışmalarım, aldırdığım zamanlarda tadı çok yoğun olduğundan bitiremeyişlerim, ağzımın yüzümün batması ve daha birçok şeyi hatırladım. Bir sahne ile. O yüzden izliyorum hâlâ. Bu da lazım sanki.
Çarşamba
V: Geçen sezon başladı, eski V'nin (Visitors yani) hatrına biz de başladık. Ama bu sezon bu da çok kötü. Her şeyden öte acayip sıkılıyorum izlerken. Çok saçma şeyler ve hatalar var, üstelik bunda duygu ve atmosfer de mevcut değil. Başladık, gidiyor bir kere. Sıkıcı be. Niye izliyorum ki o zaman ben bunu? Tamam, tabii ya, Elizabeth Mitchell var. Tapıyorum kendisine de biraz. Neyse.
Perşembe
İşte bugün bomboş. Dizi mizi yok. O yüzden de arşivde bitmesi gereken eski dizilere yöneliyorum. Bu eskiler de, bu aralar "The X Files" ve "Oz". X Files'ı birçok kişi gibi yarım yamalak izlemiştim, şimdi baştan başladım. 9 sezon ve iki film var, 5. sezondayım. Oz da harika bir hapishane yaşantısı dizisi.
Cuma
Bugün de boş. Eskiden Fringe bu günde yayınlanıyor idi, şimdi ecnebi cumasına kaydırıldı. Haliyle bizim cuma da boş kaldı. Yani yine eski diziler bugünde de.
Cumartesi
Fringe: Fringe başladığından itibaren müthiş bir şekilde izliyorum. Zaten X Files'ın hastasıyım, bu da onun türevinde, üstelik de tüm olayları metafiziğe değil, bilime dayandırıyor. Bu daha da güzel. Paralel evrenler mi istersiniz, zaman yolculukları mı, tıbbi manyaklıklar mı.. Ayrıca çok kaliteli çekilen, çok başarılı göndermeleri de olan bir dizi. Karakterler harika, Walter Bishop herhalde en orijinal TV karakterlerinden birisidir, kesin. Olivia Dunham'ı canlandıran Anna Torv gibi bir güzellik var, var oğlu var yani. İzlemeyelim de besleyelim mi? (Bu olmadı gerçi.)
Tabii son zamanlardaki eleştirilere katılmıyor da değilim, dizinin şakülünün yavaştan kaydığı üzerine söylenenler yani. Ama mecburlar. Çünkü süpersonik zekaya sahip Amerikalılar diziyi izlemiyor arkadaş. Onlara ağır geliyor olaylar. Bizim çocuklar da (ki bu çocuklar daha önce Lost'u yaptılardı) olaya aşk-meşk-drama koymak zorunda kaldı. Dizi, yeni sezonu için yerini garantilesin, sonra yeniden toparlanır diye umuyorum.
Spartacus: Gods of the Arena: Aslında tarihi dizileri sevmem pek, hatta bu izlediğim ilk tarihi zımbırtı olabilir. Hatta baştan da önyargılıydım, sadece kan ve cinsellik üzerine pazarlama yapıyorlar gibi geliyordu. Ama izleyince bırakamadım. Yine de bence abartıldığı kadar kesinlikle değil. Ama güzel. O kadar.
Pazar
Behzat Ç.: Bir Ankara Polisiyesi: Ekranlarımızın ve benimizin yeni fenomeni. Herhalde en önyargılı yaklaşıp sonunda en çok sevdiğim şey bu olmuştur hayatta.. Ben bir polisi izleyeceğim ha? Hem de onu öven bir yapımda.. Zaten olay da burada, o sıradan bir polis değil, sıradan biri değil. Belki Türk ekranlarının tek gerçek anti-kahramanı. Belki başka bir şey. Ama çok acayip.
Atmosfer, duygular, yaratıcı senaryo, çatır çatır göndermeler, asi duruş.. Her şey var. Düşünün, yıllardır Hrant Dink davasında bile söylenmesi gerekenleri bu dizi söyledi, daha yeni yani.. Cesaret dolu, başkahramanıyla müsemma. Ankara'da geçiyor olması ayrı güzel. Ne desem yetmeyecek zaten, o yüzden uzatmayayım daha fazla.. Saçma sapan konuşacağım yoksa.
- - -
Çok afedersiniz ama, oha. Nasıl da uzatmışım.. Hâlâ okuyor musunuz? Eyvallah o halde, az biraz daha kaldı.
Bunlar dediğim gibi, aktif izlediklerim. Tabii içlerinde hiç komedi olmaması da beni düşündürmüyor değil. Ama şu araların en popüler komedileri olan How I Met Your Mother ya da Big Bang Theory'yi sevmiyorum, gülemiyorum. Belki gülen yerlerim bozuktur.
"Ama bir dönem güldüğüm şeyler de vardı", diyerek sözü eskilere bağlamayı da uygun gördüm.
Mesela bir BBC yapımı olan Extras. Bileniniz var mı? Bir ara TNT'de gösteriliyordu. Hatta aslında oradan tanıdım ben. Ama TNT tamamını yayınlamadı, toplamda 13 bölüm olan dizinin zaten vurucu yanı finaliydi. Onu izledikten sonra televizyon ve sinema dünyasına daha başka bakacaksınız. Hayatımda izlediğim en iyi dizilerdendir Net. Ayrıca Ricky Gervais'e de bayılırız. Biz kimsek.
Yine bir BBC dizisi olan Coupling efsanesi var. Kimselere anlatamam, gerek de yok zaten, herkes biliyor, ama böyle bir komedi yapıldı mı bir daha? Jeff gibi adam geldi mi?
Ve yine bir BBC dizisi olan Spaced. Burada da yine çok çok sevdiğim İngiliz komedyen Simon Pegg yer alıyor. Onu harika bir zombi parodisi olan Shaun of Dead'ten hatırlayabiliriz. Spaced de iki sezonluk mini bir dizidir, ama çok şey anlatır, çok güldürür. Mottosu da harikadır, der ki, "Günümüzde, akrabalık sistemi kan bağı yoluyla değil, arkadaş yoluyla sağlanır.." Mutlaka izleyiniz. Neymiş, BBC dizileri muhteşemmiş.
Of yahu, ne çok dizi izlemişim, bir bakıma nelerle harcamışım vaktimi.. Neyse pişman değilim. Daha da yazarım ama iyice uzattım artık, sizi de daha fazla sıkmadan kısaca (sadece isimler, gerçekten kısa yani) bazı tavsiyelerde daha bulunayım. Birçoğu çok ünlü şeyler aslında, efsane hatta. Hâlâ izlemeyenleriniz varsa şiddetle önerilir..
- Band of Brothers
- Battlestar Galactica (Not düşmeden edemiyorum, BsG dizi değil, başka bir şey. Efsane.)
- Boardwalk Empire*
- Breaking Bad*
- Carnivàle
- Hustle (BBC yine, süper bir soygunculuk dizisi. Ama DivxPlanet'te çok yavaş çevriliyor, mecburen geriden izliyoruz.)
- Lost (Öehh artık)
- Nip/Tuck (Özlenendir..)
- Oz
- Prison Break (İlk 2 sezonu özlenendir)
- The Office (Tabii ki UK versiyonu)
- The Walking Dead*
- The X Files
* işareti olanlar, halihazırda devam edip sezon arası verenler. Kısaca değineyim onlara da, Boardwalk Empire klasik bir 30'lu yıllar ABD'si dizisi. Mafya, içki yasağı, falan filan. Ama çok kaliteli, diğer tüm HBO dizileri gibi. Ayrıca başrolde Steve Buscemi var ki, başrolde de Steve Buscemi var. Öyle yani.
"Breaking Bad" ise, mükemmel, harikulade bir dizi daha. Her bölümü sinema filmi kalitesinde ve vuruculuğunda. "Mecbur kaldığı için uyuşturucu üreticiliği yapan sıradan bir lise öğretmeninin inanılmaz hikayesi" diye özetliyorum ben, siz bakın işte. Ayrıca burada da başroldeki Bryan Cranston, oynamıyor, yaşıyor adam. Acayip.
Son olarak da, "The Walking Dead" var. Sadece zombi temalı olduğu için başladım. Çok şey bekliyordum, biraz hayal kırıklığı yaşattı açıkçası. Ama tabii ki 2. sezonunu bekliyor ve daha iyi olacağını ümit ediyoruz.
Bir de amme hizmeti, şöyle bir site var. Buraya üye olun, istediğiniz dizileri seçin. Harika bir takvim, ne ne zaman, her şey yazıyor..
Bu kadar artık. Yeter, yazmaktan yoruldum yahu..
Herkese iyi seyirler, diye bağlamayı uygun gördüm.
24 Şubat 2011 Perşembe
Yarın
"Yarın" kavramı üzerine düşünüp bir karara varmak değil buradaki amacım, yarın olacak bir şeyden bahsetmek.
Ama önce şuna kısaca değinmek zorundayım. Hani bazen bazı seçim anları vardır ya hayatta, o seçim hayatınızın geri kalan kısmını etkiler. Önemli anlardır bunlar, Dr. Emmett Brown'ın da, Walter Bishop'ın da dem vurduğu kırılma anlarındandır. Fakat kötü yanı, genellikle bu kritik anlar çok sonra farkedilir, denir ki "meğer o gün, hayatım değişmiş.."
Geriye bakınca o anlardan dört-beş tane görüyorum rahatlıkla. Lâkin ilk kez bu anlardan birisine, daha olmadan önce sahibim. Dınınınınnnn. İşte yazının asıl konusu geldi.
Çok ilginç bir durum yaşıyorum bir haftadır; aslında belki büyütülecek bir hadise değil, ya da aslında büyütülecek. Tam kararı siz verin.
Yarın, yani 25 Şubat 2011 Cuma günü, öğleden sonra saat 2'de, tek ders sınavım var. Bu ne demek, tek bir sınav sonra okulu bitirebiliyorum demek. Okulu bitirebilecek konumda olmamın önemi yok işte aslında. Garip hissedişimin nedeni okulu bitirmek değil, zira ona daha önce değinmiştim. Garabet, yarınki kavşak noktasını görüyor oluşumda.
Öyle ya da böyle, yarınki sınav sonucunda, daha doğrusu yarınki sınavın sonucuna göre hayatımın en az bir yılı kesin değişecek. Seçim ise tamamen bana kalmış durumda. Elimde her şey, kadere meydan okuyor gibiyim. Ne istersem o olacak.
Çünkü sınavı veremediğim taktirde okul kesin olarak en az bir yıl daha uzayacak. Aksi halde ise bitecek, ve kimbilir beni askere alıverecekler belki, belki tecil şansım olacak ve gidiş yollarıma bakacağım ülkelere, belki bambaşka şeyler olacak. Neler olacağını bilmiyorum, ama sonuçlarını göremesem de, dediğim gibi, ipler tamamen benim elimde.
Ne yapmak istediğime gelince, açıkçası bir hafta boyunca ders çalışmak yerine bu bilincin tadına vardım. Henüz hiç çalışmadım. Ama soracak olursanız, evet, bitirmeyi istiyorum, kesin. Yani, büyük ihtimalle. Sanırım. Neyse işte.
Bakalım bir sonraki bölümde kahramanımızın başına neler gelecek.. Vallahi ben de tam bilmiyorum, senaryoyu elime oyundan hemen önce veriyorlar, gerisi doğaçlama hep..
Yarın ola hayrola.
- - -
Bu arada bunları yazarken şu çok iyi gitti, belki okurken de gider. Tabii okumayı bitirmiş olmanız da ayrı bir dert şu an. Öf, neyse işte..
Ama önce şuna kısaca değinmek zorundayım. Hani bazen bazı seçim anları vardır ya hayatta, o seçim hayatınızın geri kalan kısmını etkiler. Önemli anlardır bunlar, Dr. Emmett Brown'ın da, Walter Bishop'ın da dem vurduğu kırılma anlarındandır. Fakat kötü yanı, genellikle bu kritik anlar çok sonra farkedilir, denir ki "meğer o gün, hayatım değişmiş.."
Geriye bakınca o anlardan dört-beş tane görüyorum rahatlıkla. Lâkin ilk kez bu anlardan birisine, daha olmadan önce sahibim. Dınınınınnnn. İşte yazının asıl konusu geldi.
Çok ilginç bir durum yaşıyorum bir haftadır; aslında belki büyütülecek bir hadise değil, ya da aslında büyütülecek. Tam kararı siz verin.
Yarın, yani 25 Şubat 2011 Cuma günü, öğleden sonra saat 2'de, tek ders sınavım var. Bu ne demek, tek bir sınav sonra okulu bitirebiliyorum demek. Okulu bitirebilecek konumda olmamın önemi yok işte aslında. Garip hissedişimin nedeni okulu bitirmek değil, zira ona daha önce değinmiştim. Garabet, yarınki kavşak noktasını görüyor oluşumda.
Öyle ya da böyle, yarınki sınav sonucunda, daha doğrusu yarınki sınavın sonucuna göre hayatımın en az bir yılı kesin değişecek. Seçim ise tamamen bana kalmış durumda. Elimde her şey, kadere meydan okuyor gibiyim. Ne istersem o olacak.
Çünkü sınavı veremediğim taktirde okul kesin olarak en az bir yıl daha uzayacak. Aksi halde ise bitecek, ve kimbilir beni askere alıverecekler belki, belki tecil şansım olacak ve gidiş yollarıma bakacağım ülkelere, belki bambaşka şeyler olacak. Neler olacağını bilmiyorum, ama sonuçlarını göremesem de, dediğim gibi, ipler tamamen benim elimde.
Ne yapmak istediğime gelince, açıkçası bir hafta boyunca ders çalışmak yerine bu bilincin tadına vardım. Henüz hiç çalışmadım. Ama soracak olursanız, evet, bitirmeyi istiyorum, kesin. Yani, büyük ihtimalle. Sanırım. Neyse işte.
Bakalım bir sonraki bölümde kahramanımızın başına neler gelecek.. Vallahi ben de tam bilmiyorum, senaryoyu elime oyundan hemen önce veriyorlar, gerisi doğaçlama hep..
Yarın ola hayrola.
- - -
Bu arada bunları yazarken şu çok iyi gitti, belki okurken de gider. Tabii okumayı bitirmiş olmanız da ayrı bir dert şu an. Öf, neyse işte..
21 Şubat 2011 Pazartesi
Kumun Altında
Tüm bunların bir sebebi olmalı.
Böyle boktan hissetmelerin; boş, bomboş geçen günlerin; yalnızlıkların, yalnızlaşmakların; yalnızlaşmak istemeklerin; hepsinin bir nedeni olmalı..
Her şeye üşenmenin, hiçbir şey yapmak istememenin, manasız bir hayatın bir nedeni olmalı.
Hiç kimselere değil belki ama, kendime yaptığım saçma ergen triplerinin bir nedeni olmalı.
Kronik mutsuzluğun bir sebebi olmalı.
Olmalı elbet ama, varsa bile ben bulamıyorum. İçimde, sanki doğuştan beri varolan yegane şey, bu baki huzursuzluk hakim sadece. Tanrı gibi, ezelsiz ve ebedsiz. Elimi neye atsam bir anlam bulamayışım artık o kadar kanıksanmış vaziyette ki vücudum tarafından da, hiç şaşırmıyorum. Zaten artık herhangi bir anlam da aramıyorum.
Bazen o kadar zor geliyor ki yaşamak, oturduğum yerden kalkmadan bir günü bitirebiliyorum. Sıradan, yüzeysel bir bıkkınlık değil bu üstelik. Eskiden "böyle bir hayatı yaşamak istemiyorum" cümlesini ne çok kurduğumu biliyorum, nispeten daha 'ergen' olduğum dönemlerde.
Şimdi ise o kadar amaçsız ve ümitsizim ki, o cümle şu şekilde sadeleşmiş oluyor zihnime çöreklendiğinde: "Yaşamak istemiyorum."
Ama inanın ki, ölmek de istemiyorum. Bulunduğum yerde zaman durmuş sanki, en azından benim içimde durmuş. Herhangi bir akış yok. Herhangi bir amaç yok. Geçmiş, gelecek yok. Safi kayıtsızlık içinde, dışımdaki nehrin akışını izliyorum. Hatta çoğu zaman izlemiyorum bile, gözlerim kapalı hep.
İnsanlar kaybediyorum, Houdini misali. Kaybedip geri getiremiyorum. En çok da kendimi kaybediyorum. İstediğim ya da istemediğim şeyler manasız geliyor sürekli.
Aşık olmak istiyorum -artık-, ama bir yandan da korkuyorum, kadınlardan nefret ediyorum. Bir tek onlardan değil, beni üzen her şeyden ve beni üzen her şeyi ben de üzmek, mümkünse de harap etmek istiyorum. Ama sonra bu hırsım bile geçiyor, enerjim bitiyor.
"Dibe doğru ilerlemek de iyidir, çıkışım tertemiz olur" diye kandırıyorum kendimi, oysa kimbilir ne zamandır zaten ayaklarım tabanda yürüyorum. Çıkmaya çabalamadığım gibi, boğulmayı da düşünmüyorum. Birisini de beklemiyorum üstelik, gelip beni çıkarsın diye; hem kimse yok, hem de biri gelse dahi "Siktir git!" diye kovalamaktan korkuyorum.
En çok da artık kendimden korkuyorum. Yaşamaktan bir de.
Yani, tüm bunların işte, bir nedeni olmalı. Olmalı.
Ama benden çok, çok uzakta o yanıt.
19 Şubat 2011 Cumartesi
H O L L Y W O O D
Bilmemkaçıncı Akademi Ödül Töreni yaklaşıyor yine. Bir heyecan ki sormayın.. Değil tabii aslında. Hepimiz biliyoruz ki, Oscar Ödülleri adil değildir, politiktir, hakedene gitmez, falan filan.. Ama bunların bilinmesine rağmen yine de her sinemaseverin içindeki o minik merak kalır. Oscar Ödülleri her zaman bir cazibe sahibidir yani.
Ama değinmek istediğim başka bir şey var. Bu ödülleri şöyle bir gözünüzün önüne getirirseniz, yani Oscarlar'a istatistiki bir biçimde bakarsanız, bence sizin de gözünüzden kaçmayacaktır, bahsettiğim şey. Hollywood'daki kan kaybı.
Özellikle son on yılda gelinen nokta oldukça garip. Örneğin aklımda kalan en çarpıcı yıl olan 1999'u düşünüyorum.. O yıl ortaya çıkan filmlerin bazıları American Beauty, Fight Club, Matrix, Green Mile, Sixth Sense, Being John Malkovich, Eyes Wide Shut idi. (Biliyorum, bunların tamamı elbette Oscar adayı değildi ama zaten olay Oscarlarla ilgili değil şu an.) Mesela şu filmlerin ilk üçü sinema tarihi için doğrudan önemli bir adımdır. Sadece o yılda bile bu kadar ağır top aynı anda yarışabiliyordu yani.
Ama zaman geçtikçe kalitenin düştüğü çok açıkça görülebiliyor.. Yine birkaç isim saymak gerekirse; Gladiator, A Beautiful Mind, Chicago, Crash, Hurt Locker gibi filmler Oscar almış. Alsın, o sorun değil. Buradaki durum, aday filmlerin bile son derece vasatlaşması olgusu.
Aslında çok net: Hollywood artık üretemiyor. Klişelerle, özel efektlerle, büyük oyuncularla bu kadar ilerleniyor, çünkü Hollywood da unuttu şunu: Sinemanın belkemiği öyküdür, anlatılmak zorunda olunan bir hikayedir, yani senaryodur. İyi senaryoyu ise artık arayın ki bulasınız.
Son yıllardaki en büyük üç nefretimden birisi olan Avatar'ı, kurtarıcı olarak lanse etmek, Hollywood'un sorunu. Başka bir şey değil. (Diğer ikisi için bkz. V for Vendetta, bkz. Inception.)
Hollywood böyle ilerlerken -ki ilerlesin, bizi bağlamaz- bağımsız sinema yerinde saymadı. Zaten iş de burada patlak veriyor. Hem ABD'deki hem de ABD dışındaki anti-anaakım film sektörü, gelişen ve ucuzlayan teknolojiyi de ardına alarak, iyi ve anlatılması gereken öyküleri anlatmaya başladı. Kendilerine özgü bir dil bile yerleştirdiler zamanla. Film festivalleri de sağolsun bunların yayılmasına yardımcı oldu, geliştikçe geliştiler.
Şimdi düşününce, son zamanlarda izlediğim iyi filmlerin büyük çoğunluğu, işte bu bağımsız sinema sektöründe üretilmiş yapımlar.
Bu çok iyi bir gelişme, zira yürekten inanıyorum ki, bu sektördekiler, sinemanın ruhunu hâlâ taşıyan insanlar..
- - -
Yani böyle, Hollywood'un durumundan son ayrıntıları aktarmış oldum. Gerçi onu kurtarmak da bize kalmadı elbette. Zaten kurtulmaya da ihtiyacı yok, zira Hollywood'un en önemli özelliği, "öteki"yi de kendinden birisi yapabilmesidir. Yakında bağımsızlar da bağlanacak, başka bağımsızlar çıkacak, falan, filan.. Bakın Coenler ile Tarantino bağlanmaya başladı bile..
27 Şubat'ta imiş tören. Baktım şimdi, 83.'ymüş aynı zamanda. Yine bakacağız tabii, izleyeceğiz uykumuz gelmezse. Çünkü seviyoruz sinemayı. Seviyoruz, ama Cinema Paradiso'daki Toto gibi seviyoruz. O heyecanla..
- - -
Bir de Oscar denince aklıma bu gelir hemen, niçin bilmiyorum. YouTube buraya koymama izin vermedi. Tıklamanız gerekecek o yüzden buraya.
Tutarsızlık
Konu başlığı göbek adım olmuş da farkında değilim.
Eskiden, tutarlılığımla nasıl da gurur duyardım. Bir konu üzerindeki sabitfikirlerim, sabitliklerini demirle perçinlerdi her zaman. Değişimlere, gelişimlere öylesine kapalıydım ki, öğrenmek bile dert olmaya başlamıştı.
Yani aslında muhafazakârlığımı, tutarlılık kisvesi altına sokmuş, uzaktan öyle izlemiştim uzun bir süre. Oysa ki değişmeme durumları, tutarlı bir biçimde içimi kemirirmiş. Tutarlıyım diye diye tuttuğumu bırakmamışım.
Tabii tutarlı olmayı da biraz açmak gerekir; mesela bir film, kitap ya da başka bir kültürel ürünle ilgili, üç yıl önce ne düşünmüşsem (ve tabii sonradan da unutmuşsam sarfettiğim cümleleri) sonradan da aynı şeyi düşünmek, hatta aynı cümleleri sarfetmek yeniden, zamanında yaptığım tutarlılık tanımının içini doldurur rahatlıkla. Ya da ne bileyim, birisini ilk görüşte sevmediysem, veyahut ona bayıldıysam, bu durumun böyle süregelmesi. Ben bunlara hep tutarlılık dedim, kendimce sevindim.
Oysa zaman her şeyi olduğu gibi bu düşüncemi de yavaş yavaş değiştirdi. Son birkaç yılda, özellikle eski düşüncelerime oranla büyük farklılıklar taşımaya başladım. Önce üzüldüm, dedim ben artık tutarsızlıkların insanı oldum galiba. Ama sonra düşününce, ki bu düşünce hareketini belki de bilinçaltım bu yeni durumu da haklı göstermek amacıyla yaptı, bilemiyorum; bundan iyi bir yön çıkardım. Tutarsızlıklar, kendi içinde çelişkileri, onlar da yeni ve güzel düşünceleri getiriyordu beraberinde. Yani eskiye göre tutarsız olduğum her durum, aslında bir nevi yenilenme ve aydınlanma haliydi.
E hal böyle olunca, artık, tutarsızlıklarımı sevmeye başladım. Çünkü son raddede başka da çarem yoktu. Yok yani. Ben artık tutarsız bir insanım. Zaman zaman abarttığım bile oluyor, bir dediğim bir dediğimi tutmayabiliyor.
Bu kadar lakırdıdan sonra da, sonuç kısmına şunu yerleştireyim ki, boşuna yazılmış ve okunmuş olmasın bunlar: Tutarsızlık kötü bir şey değildir, teknoloji gibi, kötü ellerde kötü olur. Nasıl kullanıldığına bağlı yani..
Aslında belki de sadece, tutturamıyorumdur. Bilemeyeceğim şimdi o kadarını.
Eskiden, tutarlılığımla nasıl da gurur duyardım. Bir konu üzerindeki sabitfikirlerim, sabitliklerini demirle perçinlerdi her zaman. Değişimlere, gelişimlere öylesine kapalıydım ki, öğrenmek bile dert olmaya başlamıştı.
Yani aslında muhafazakârlığımı, tutarlılık kisvesi altına sokmuş, uzaktan öyle izlemiştim uzun bir süre. Oysa ki değişmeme durumları, tutarlı bir biçimde içimi kemirirmiş. Tutarlıyım diye diye tuttuğumu bırakmamışım.
Tabii tutarlı olmayı da biraz açmak gerekir; mesela bir film, kitap ya da başka bir kültürel ürünle ilgili, üç yıl önce ne düşünmüşsem (ve tabii sonradan da unutmuşsam sarfettiğim cümleleri) sonradan da aynı şeyi düşünmek, hatta aynı cümleleri sarfetmek yeniden, zamanında yaptığım tutarlılık tanımının içini doldurur rahatlıkla. Ya da ne bileyim, birisini ilk görüşte sevmediysem, veyahut ona bayıldıysam, bu durumun böyle süregelmesi. Ben bunlara hep tutarlılık dedim, kendimce sevindim.
Oysa zaman her şeyi olduğu gibi bu düşüncemi de yavaş yavaş değiştirdi. Son birkaç yılda, özellikle eski düşüncelerime oranla büyük farklılıklar taşımaya başladım. Önce üzüldüm, dedim ben artık tutarsızlıkların insanı oldum galiba. Ama sonra düşününce, ki bu düşünce hareketini belki de bilinçaltım bu yeni durumu da haklı göstermek amacıyla yaptı, bilemiyorum; bundan iyi bir yön çıkardım. Tutarsızlıklar, kendi içinde çelişkileri, onlar da yeni ve güzel düşünceleri getiriyordu beraberinde. Yani eskiye göre tutarsız olduğum her durum, aslında bir nevi yenilenme ve aydınlanma haliydi.
E hal böyle olunca, artık, tutarsızlıklarımı sevmeye başladım. Çünkü son raddede başka da çarem yoktu. Yok yani. Ben artık tutarsız bir insanım. Zaman zaman abarttığım bile oluyor, bir dediğim bir dediğimi tutmayabiliyor.
Bu kadar lakırdıdan sonra da, sonuç kısmına şunu yerleştireyim ki, boşuna yazılmış ve okunmuş olmasın bunlar: Tutarsızlık kötü bir şey değildir, teknoloji gibi, kötü ellerde kötü olur. Nasıl kullanıldığına bağlı yani..
Aslında belki de sadece, tutturamıyorumdur. Bilemeyeceğim şimdi o kadarını.
12 Şubat 2011 Cumartesi
Mekânsızlık
Daha yazının başında itiraf edeyim; sırf bir önceki yazının başlığıyla kafiyeli olsun diye bu konuyu seçtim. Ama bir şeyler karalayabilirim galiba.
Mekân denince, biliyorum ki herkesin aklına farklı bir kavram geliyor. Birçok kişi "daimi yaşanılan yer" olarak algılarken, hiç de azımsanamayacak çoğunluktaki bir kesim de "heyy babuş, şu yeni mekana gidelim hadi!" tümcesindeki anlamı tercih ediyor. Ama sanırım şu an bu satırları okuyanlar ikinci anlamı pek tasvip etmeyecektir.
Ben de etmiyor ve ilk anlamla devam ediyorum. Hani doğduğun yer mi, doyduğun yer mi diye bir deyiş vardır ya, insanın nerede mutlu olduğuna dair.. İşte mekânsal durumlar bu noktaya varıyor. Şimdi burada bir soru sorsam size, mekânınız neresi diye, eminim birçoğunuz halihazırda yaşadığınız yeri söylersiniz. Aslında ben de öyle söylerim, yani bunda garip bir şey yok elbette.
Garip olan, mekânsızlık kavramı. Hayatım boyunca sahip olmak istediğim ama hiçbir zaman yakınına bile yaklaşamadığım olgu yani.. Herhangi bir yere ait olmadan, o an içinden gelen yerde yaşayabilmek mesela. Ya da bunu geçiyorum hadi, zor çünkü biraz; ama mesela kalıcı olmasa dahi istediğin zaman istediğin yere seyahat etmek.. Herhangi bir bağa ya da daha önemlisi ayakbağına sahip olmadan yaşayabilmek.
Hiç öyle Ferrari'yi satmak tarzı düşünceler değil bunlar, Ferrari'm olsa biner kanırttıra kanırttıra gezerim. Her şeyi bırakım Bodrum'a da yerleşmem, sıkılırım orada. Benim istediğim zaten tam aksi, yerleşmemek.
Eskiden sahip olduğum pek çok dostum bu düşünceye gayet zıt yaşamlar sürerdi, belirli bir düzenleri olsun, hayatları belli olsun isterlerdi. Onlar da öyle istedikçe tam tersi olurdu. Ben değişiklik arzuladıkça da değişmeyen şeyler karşıma geliyor hep. Hayat tezat üstüne kurulu galiba.
Şimdi yine dostlarım gidiyor; sağa sola. Ya da en azından gidecek. Ben yine limanda kalıp el sallama moduna geçmek üzereyim yani.
Mekânsızlık güzel olgu ama, biraz imkansız gibi. Yatacak 'yeri' yok gibi. Gibi.
- - -
Tam yazıyı kapatıyordum ki, fazla karamsar olduğumu farkettim. Gerek yok. Şimdi birkaç şey var kafamda, birkaç ihtimal. Gerçekleşirse -ki tamamen benim elimde- güzel günler göreceğiz, güneşli günler.
Böyle daha iyi oldu. Gibi.
Mekân denince, biliyorum ki herkesin aklına farklı bir kavram geliyor. Birçok kişi "daimi yaşanılan yer" olarak algılarken, hiç de azımsanamayacak çoğunluktaki bir kesim de "heyy babuş, şu yeni mekana gidelim hadi!" tümcesindeki anlamı tercih ediyor. Ama sanırım şu an bu satırları okuyanlar ikinci anlamı pek tasvip etmeyecektir.
Ben de etmiyor ve ilk anlamla devam ediyorum. Hani doğduğun yer mi, doyduğun yer mi diye bir deyiş vardır ya, insanın nerede mutlu olduğuna dair.. İşte mekânsal durumlar bu noktaya varıyor. Şimdi burada bir soru sorsam size, mekânınız neresi diye, eminim birçoğunuz halihazırda yaşadığınız yeri söylersiniz. Aslında ben de öyle söylerim, yani bunda garip bir şey yok elbette.
Garip olan, mekânsızlık kavramı. Hayatım boyunca sahip olmak istediğim ama hiçbir zaman yakınına bile yaklaşamadığım olgu yani.. Herhangi bir yere ait olmadan, o an içinden gelen yerde yaşayabilmek mesela. Ya da bunu geçiyorum hadi, zor çünkü biraz; ama mesela kalıcı olmasa dahi istediğin zaman istediğin yere seyahat etmek.. Herhangi bir bağa ya da daha önemlisi ayakbağına sahip olmadan yaşayabilmek.
Hiç öyle Ferrari'yi satmak tarzı düşünceler değil bunlar, Ferrari'm olsa biner kanırttıra kanırttıra gezerim. Her şeyi bırakım Bodrum'a da yerleşmem, sıkılırım orada. Benim istediğim zaten tam aksi, yerleşmemek.
Eskiden sahip olduğum pek çok dostum bu düşünceye gayet zıt yaşamlar sürerdi, belirli bir düzenleri olsun, hayatları belli olsun isterlerdi. Onlar da öyle istedikçe tam tersi olurdu. Ben değişiklik arzuladıkça da değişmeyen şeyler karşıma geliyor hep. Hayat tezat üstüne kurulu galiba.
Şimdi yine dostlarım gidiyor; sağa sola. Ya da en azından gidecek. Ben yine limanda kalıp el sallama moduna geçmek üzereyim yani.
Mekânsızlık güzel olgu ama, biraz imkansız gibi. Yatacak 'yeri' yok gibi. Gibi.
- - -
Tam yazıyı kapatıyordum ki, fazla karamsar olduğumu farkettim. Gerek yok. Şimdi birkaç şey var kafamda, birkaç ihtimal. Gerçekleşirse -ki tamamen benim elimde- güzel günler göreceğiz, güneşli günler.
Böyle daha iyi oldu. Gibi.
11 Şubat 2011 Cuma
Zamansızlık
Hani evrim sürecinde kullanılmayan uzuvlar körelir ve sonunda da yokolur ya; nicedir ben de zaman denilen şeyi kullanmaya kullanmaya unuttum, körelttim. Değişik oldu.
Zaman mefhumunu kaybetmek gerçekten garip. Yaklaşık bir ay önce, tamamen kendi halt etmem dolayısıyla, uyku düzenimin bozulmasıyla başladı her şey. Hemen her gün gece 4-5 arası yatmaya başladım. Sonra da bu 4-5, sabahlara dek ulaştı. Tamam, sabahlamayı her zaman çok sevdim ama, misal sabah saat 8'de yatağa girince de akşamüstü 4 civarlarında uyanmak kaçınılmaz oldu. Sabah kahvaltımı Yemekteyiz programı ile yapar oldum, düşünün.
Eh, o saatte uyanınca haliyle uykum da gelmemeye başladı. Oldu mu size depresyon uykusu? Her gün öğleden sonra kalkıp afyonu patlatmamak. Ardından da geceye kalan son birkaç saati ruh gibi geçirmek. Sağlıklı değil.
Sonrasında ise daha ilginç bir şey yaşamaya başladı bünyem. Saatlerim kısaldı. Cidden. Şöyle anlatayım; sabahım ile akşamım arasındaki mevcut mesafe kısaldı. Bu da bana günlerimi Dünya üzerinde değil, Satürn'de yaşıyormuşum gibi hissettirmeye başladı. Soğuğu hesaba katmadan tabii.
Saatleri de iyiden iyiye kullanmamaya başlayınca durum enikonu garipleşti. Kafamı kaldırıp kadrana baktığım her an en az üç Dünya saatiyle vedalaşmış olduğumu gördüm ister istemez. Oysa ki benim gezegenimde henüz yarım saat geçmiş idi. Kısacası, zaman denilen olguyu yok ettim kendi içimde.
Sonucunda ise pek bir sarsıcı şey olmadı aslında hayatımda. Ama hiçbir şeyle sıkı sıkıya uğraştığımdan ötürü, hiçbir şey gerçekten etkilendi. O kadar. Ben de hazır yaptırımı yokken bu durumu bozmuyorum şimdilik.
Yalnız şu var ki, zamansız yaşamak hem güzel, hem de değil. Yaptırımsız hayat hoş bir şey. Yetişecek bir yer yok, yapacak mecburluklar yok.. Çok rahat, bir o kadar da keyifli. Lâkin en, belki de tek büyük eksisi şu: Yaşam ilerlemiyor. Daha doğrusu Dünya'da hayat sürerken, Satürn'deki zaman durmuş oluyor.
Sonra bir bakılıyor, Einstein'ın deneyindeki ikiz kardeşlerden, ışık hızının hemen altında seyahat eden teki gibi olunmuş. Herkes değişmişken, bu taraf aynı.
Garip dedim ya daha en başta. Garip işte.
Zaman mefhumunu kaybetmek gerçekten garip. Yaklaşık bir ay önce, tamamen kendi halt etmem dolayısıyla, uyku düzenimin bozulmasıyla başladı her şey. Hemen her gün gece 4-5 arası yatmaya başladım. Sonra da bu 4-5, sabahlara dek ulaştı. Tamam, sabahlamayı her zaman çok sevdim ama, misal sabah saat 8'de yatağa girince de akşamüstü 4 civarlarında uyanmak kaçınılmaz oldu. Sabah kahvaltımı Yemekteyiz programı ile yapar oldum, düşünün.
Eh, o saatte uyanınca haliyle uykum da gelmemeye başladı. Oldu mu size depresyon uykusu? Her gün öğleden sonra kalkıp afyonu patlatmamak. Ardından da geceye kalan son birkaç saati ruh gibi geçirmek. Sağlıklı değil.
Sonrasında ise daha ilginç bir şey yaşamaya başladı bünyem. Saatlerim kısaldı. Cidden. Şöyle anlatayım; sabahım ile akşamım arasındaki mevcut mesafe kısaldı. Bu da bana günlerimi Dünya üzerinde değil, Satürn'de yaşıyormuşum gibi hissettirmeye başladı. Soğuğu hesaba katmadan tabii.
Saatleri de iyiden iyiye kullanmamaya başlayınca durum enikonu garipleşti. Kafamı kaldırıp kadrana baktığım her an en az üç Dünya saatiyle vedalaşmış olduğumu gördüm ister istemez. Oysa ki benim gezegenimde henüz yarım saat geçmiş idi. Kısacası, zaman denilen olguyu yok ettim kendi içimde.
Sonucunda ise pek bir sarsıcı şey olmadı aslında hayatımda. Ama hiçbir şeyle sıkı sıkıya uğraştığımdan ötürü, hiçbir şey gerçekten etkilendi. O kadar. Ben de hazır yaptırımı yokken bu durumu bozmuyorum şimdilik.
Yalnız şu var ki, zamansız yaşamak hem güzel, hem de değil. Yaptırımsız hayat hoş bir şey. Yetişecek bir yer yok, yapacak mecburluklar yok.. Çok rahat, bir o kadar da keyifli. Lâkin en, belki de tek büyük eksisi şu: Yaşam ilerlemiyor. Daha doğrusu Dünya'da hayat sürerken, Satürn'deki zaman durmuş oluyor.
Sonra bir bakılıyor, Einstein'ın deneyindeki ikiz kardeşlerden, ışık hızının hemen altında seyahat eden teki gibi olunmuş. Herkes değişmişken, bu taraf aynı.
Garip dedim ya daha en başta. Garip işte.
10 Şubat 2011 Perşembe
Kapan
Kapana kısılmış hissettiğim zamanlar çoktur. Kapana kısılmış hissettiğim çok zamanda da, farklı şeyler düşünmeye çalışırım. Beynimi oyuna getirmeye uğraşırım. Pek çok defalarda başarılı olamasam da, denerim sık sık.
Mesela en çok, gecenin bir vakti son belediye otobüsüyle evime dönerken -son otobüsler benim kankardeşimdir zira- gözlerimi hafifçe kısmak suretiyle görüntüyü bulanıklaştırır, kendimi farklı bir şehrin bulvarlarında yolculuk eder gibi düşünürüm. Bu yalancı oyunun işe yaradığına da pek az şahit olurum ama yine de her seferinde tekrarlarım.
Kendimi, kendimin başka bir şehirde, kuvvetle muhtemel çok daha soğuk bir şehirdeymiş gibi hissettirmeye çalışmam bununla sınırlı olmaz bazen. Eğer sabahlamışsam herhangi bir sebepten ötürü, illa ki saat altı-yedi sularında balkona çıkar, yaz mevsiminde olunsa dahi serin olan o sabah havasını hissetmek isterim. Aklıma getirdiğim şehir ise hep aynıdır: Kütahya. Çünkü ancak orada buna benzer anılarım vardır. Çok sevdiğim bir akrabamızın Anadolu’daki memuriyet yaşantısı sırasında ikamet ettiği yerdir o porselen şehir; bizim ise ailecek ziyaret ettiğimiz ve her ziyaretimizin de, uzun süren tren yolculuklarının sonunda sabahın köründe serin, hatta soğuk bir istasyona inişimiz ile başladığı yerdir. Çocukluğumda da en sevdiğim anlardan birisine tekabül eden o anlarda ben, o buz gibi havayı ciğerlerime doldurmak için yoğun çaba sarfederdim. Sevincim yalnızca, sabah sersemliğini, yüzüme vurduğum soğuk havayla atışımdan kaynaklanmazdı; sabah sersemliğini, yüzüme başka bir şehrin soğuk havasıyla atışımdan gelirdi zamanda. Başka. Diğer. Öteki. Öbürü. O zaman bile, daha o yaşta bile, mevcut halimden hiç memnun değildim.
Elindeki kırık dökük oyuncaklarla kendisine bir dünya yaratan bir çocuktan farksız olarak, elimdeki anılarla kendime sahte şehirler yaratıyorum yani zaman zaman; hatta aslında, çoğu zaman.
7 Şubat 2011 Pazartesi
Bedava
Yapılan bir araştırmaya göre; insanlar, yalnız değilken çok daha fazla para harcıyorlarmış. İsviçreli biliminsanlarının bin 480 denek üzerinde uyguladığı deneyin sonuçları oldukça ilginç. Denekleri tam bir yıl boyunca izleyen araştırmacılar, kişilerin yarısını yalnız, diğer yarısını ise iki ya da daha çok kişiyle alışverişe yollamışlar. Sonuçta, tek başına gidenlerin, diğer gruba göre üçte bir oranında daha az para harcadığı ortaya konmuş.
Aslında, tam da öyle olmayabilir açıkçası, zira bu araştırmayı şimdi ben uydurdum. Ama bunun çok da yanlış olduğunu düşünmüyorum.
İnsanlar, yanlarında birileri varken kesinlikle çok daha fazla tüketiyor. Çeşitli sebepleri var bu durumun, bazen yanındakine "iyi" görünmek için, bazen gerçekten yanındakini sevdiği için, bazen de mecbur kaldığı için.. Ama cidden bu böyle, kendimden de biliyorum.
Eh, durum bu olunca, sağolsun üretici ve reklamverenler de (aslında bu ikisini 'tükettiriciler' olarak kısalta da biliriz) bizi çiftleştirme yoluna gidiyor.
Sevgililer günü geliyor, malumunuz.. Reklamlar çoktan başladı. Sevgili olmanın "gerekleri", "güzellikleri" vurgulanıyor iyice. Sevdiceğimiz için almamız gereken şeyler sıralanıyor, onu nasıl mutlu edeceğimiz öğretiliyor yine.
Yani kurumlar sömürülmeye devam ediliyor.. Aşk ve sevgi kurumunun temelleri oyulup, yerine de sevgi gösterisinin metalar aracılığıyla sağlanmak zorunda bırakıldığı bir çimento dökülüyor.
Yalnızlık lanetleniyor, herkesçe. İyi bir şey olmaktan çıkıyor. Yalnız insanlar suskunluk sarmalının içine itiliyor daha da, sessiz çoğunluk olma yolunda ilerliyor.
Başbakanımız bile ısrarla, her yerde her zaman "en az üç çocuk" diyor. Tüketim olsun diyor, harcayın diyor. Çünkü biz harcadıkça özel sektör ve burjuvazi kazanıyor, burjuvazi de zaten her zaman mevcut iktidara çalışıyor.. Benim başbakanım zaten işini bilir.
Ama artık bazı şeyler için de çok geç. İstisnasız her birimiz tüketim kültürünün bir parçası, hatta parçadan çok esiri olmuşken, sistemi değiştirmek mümkün değil. Sadece farkına varabiliriz belki, varmalıyız da. En azından kafamızı kaldırmalıyız.
Gerçi ben de çok haksızlık ediyorum yahu.. Zamanın da şair bile söylemiş, adam haklı. Bedava yaşıyoruz resmen, ben hâlâ konuşuyorum.. Hava bedava, su bedava..
Su değil ama sanki.
Aslında, tam da öyle olmayabilir açıkçası, zira bu araştırmayı şimdi ben uydurdum. Ama bunun çok da yanlış olduğunu düşünmüyorum.
İnsanlar, yanlarında birileri varken kesinlikle çok daha fazla tüketiyor. Çeşitli sebepleri var bu durumun, bazen yanındakine "iyi" görünmek için, bazen gerçekten yanındakini sevdiği için, bazen de mecbur kaldığı için.. Ama cidden bu böyle, kendimden de biliyorum.
Eh, durum bu olunca, sağolsun üretici ve reklamverenler de (aslında bu ikisini 'tükettiriciler' olarak kısalta da biliriz) bizi çiftleştirme yoluna gidiyor.
Sevgililer günü geliyor, malumunuz.. Reklamlar çoktan başladı. Sevgili olmanın "gerekleri", "güzellikleri" vurgulanıyor iyice. Sevdiceğimiz için almamız gereken şeyler sıralanıyor, onu nasıl mutlu edeceğimiz öğretiliyor yine.
Yani kurumlar sömürülmeye devam ediliyor.. Aşk ve sevgi kurumunun temelleri oyulup, yerine de sevgi gösterisinin metalar aracılığıyla sağlanmak zorunda bırakıldığı bir çimento dökülüyor.
Yalnızlık lanetleniyor, herkesçe. İyi bir şey olmaktan çıkıyor. Yalnız insanlar suskunluk sarmalının içine itiliyor daha da, sessiz çoğunluk olma yolunda ilerliyor.
Başbakanımız bile ısrarla, her yerde her zaman "en az üç çocuk" diyor. Tüketim olsun diyor, harcayın diyor. Çünkü biz harcadıkça özel sektör ve burjuvazi kazanıyor, burjuvazi de zaten her zaman mevcut iktidara çalışıyor.. Benim başbakanım zaten işini bilir.
Ama artık bazı şeyler için de çok geç. İstisnasız her birimiz tüketim kültürünün bir parçası, hatta parçadan çok esiri olmuşken, sistemi değiştirmek mümkün değil. Sadece farkına varabiliriz belki, varmalıyız da. En azından kafamızı kaldırmalıyız.
Gerçi ben de çok haksızlık ediyorum yahu.. Zamanın da şair bile söylemiş, adam haklı. Bedava yaşıyoruz resmen, ben hâlâ konuşuyorum.. Hava bedava, su bedava..
Su değil ama sanki.
5 Şubat 2011 Cumartesi
Fani
Ben ölümü hiç bilmiyorum mesela. Hiç yakından tanımadım kendisini. Bazen bilinçli olmak üzere, çok defalar da yaklaştım halbuki. Bir kere araba çarptı, bir keresinde de kafa üstü betona düştüm. Birisinde de çok küçükken boğazıma süpürge teli kaçmış, boğuluyormuşum. Gerçek. Ama yine de tanımıyorum ben ölümü. Tanıyamıyorum.
Bu tanımayış, hemen hemen hiçbir yakınımın ölümüne şahit olmayışımdan kaynaklı galiba. Büyükbaba ve annelerimi hatırlamıyorum bile, onun dışında da kimse vefat etmedi yakın çevremde. Yalnızca bir keresinde, çok sevdiğim bir abimin yegâne oğlu göçmüştü, gencecik. O zaman çok üzülmüştüm, ama yine de ateş tam olarak benim ocağıma düşmemişti.
Benim merakım var arkadaş bu "ölüm" denen şeye karşı. Var gerçekten. İlginç bir olgu bence. Misal, zıttı olan "doğum", bir olay değil aslında insanlar için, her şeyin halihazırdaki başlangıcı. Onu hayal etmek daha zor, hani Tanrı için "ezelden beri var" denir ya, onun gibi. İnsanın kendi doğumu insana algılanabilir bir şey olarak görünmez.
Ama ölüm öyle mi.. Ölüm bir yolun sonundaki duvar gibi, üstelik yolun uzunluğu da belirsiz, önü görünmüyor. Arkası ise tamamen muamma. İşte ben en çok o "arkasını" merak ediyorum. Ne var ki orada? Kocaman yeşil bir bahçe mi? Yoksa hiçlik mi? Evrenin sınırını, sonunu hayal etmek gibi bir şey. Ama ölümün ardını öğrenmenin yolu var elbet.. Ölmek.
Gerçi arkadaş, o da büyük risk tabi.. Ya hiçbir şey yoksa? Yapılan deney tamamen işe yaramaz olur. Ha ardında bir şeyler varsa bile, o deneyi kimseyle paylaşamayacak olmak enteresan.
Yine de ölümün insan hayatındaki yaptırımı, benim çok hoşuma gidiyor. Yani orada, uzaklarda bir yerlerde olduğunu bilmek garip bir his.
Soğuk savaş dönemini hatırlar mısınız? Ben hatırlamam, daha yaşım ne, başım ne.. Ama bilirim. Soğuk savaşın mantığı şudur, risk faktörü yönetimi. İki kutuplu bir dünya vardır, yani iki büyük güç, onlar da sürekli silahlanıp dururlar. Nükleer nükleer hem de.. İkisinin de elinde yüzlerce silah vardır belki ama, zaten on tanesi yetecektir tüm dünyayı yok etmeye. İşte bu korku ve risk faktörü, soğuk savaşı doğurur. Yani soğuk savaş aslında savaşma ihtimalidir. Sadece ihtimal.
Ölüm de Tanrı ile insan arasındaki soğuk savaş gibi sanki. Silah yarışı.
Öyle büyük yaptırımları var ki ölümün.. Eğer o olmasaydı, yani bir zaman limiti; hadi, pek yaygın iğrenç halkla ilişkilerci şekilde söyleyelim, 'deadline' olmasaydı, şu anki gibi olur muydu herhangi bir şey? Herhangi bir yaşamaklık? Yapmamız gereken, kendimiz için yapmamız gereken birçok şeyi yapar mıydık? Pek sanmıyorum..
Yine de çoğumuz, mesela en başta da ben, hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Ne kadar saçma.. Sanki o duvar hiç önümüze çıkmayacak, sanki bu yok hiç bitmeyecekmiş gibi. Sanki ertelediğimiz şeyleri yapmaya çok vakit var gibi. Sanki onları bir gün yapacakmışız gibi..
Tam da bu noktada, bu duruma bir çözüm getireceğimi sanıyorsanız, elbette ki çok yanılıyorsunuz.. Zira benim kendi merhemim olsa sürerdim muhtelif yerlerime. Yok.
Lâkin sadece şunu belirtmek isterim ki, hayat kısa, kuşlar uçuyor..
Bu tanımayış, hemen hemen hiçbir yakınımın ölümüne şahit olmayışımdan kaynaklı galiba. Büyükbaba ve annelerimi hatırlamıyorum bile, onun dışında da kimse vefat etmedi yakın çevremde. Yalnızca bir keresinde, çok sevdiğim bir abimin yegâne oğlu göçmüştü, gencecik. O zaman çok üzülmüştüm, ama yine de ateş tam olarak benim ocağıma düşmemişti.
Benim merakım var arkadaş bu "ölüm" denen şeye karşı. Var gerçekten. İlginç bir olgu bence. Misal, zıttı olan "doğum", bir olay değil aslında insanlar için, her şeyin halihazırdaki başlangıcı. Onu hayal etmek daha zor, hani Tanrı için "ezelden beri var" denir ya, onun gibi. İnsanın kendi doğumu insana algılanabilir bir şey olarak görünmez.
Ama ölüm öyle mi.. Ölüm bir yolun sonundaki duvar gibi, üstelik yolun uzunluğu da belirsiz, önü görünmüyor. Arkası ise tamamen muamma. İşte ben en çok o "arkasını" merak ediyorum. Ne var ki orada? Kocaman yeşil bir bahçe mi? Yoksa hiçlik mi? Evrenin sınırını, sonunu hayal etmek gibi bir şey. Ama ölümün ardını öğrenmenin yolu var elbet.. Ölmek.
Gerçi arkadaş, o da büyük risk tabi.. Ya hiçbir şey yoksa? Yapılan deney tamamen işe yaramaz olur. Ha ardında bir şeyler varsa bile, o deneyi kimseyle paylaşamayacak olmak enteresan.
Yine de ölümün insan hayatındaki yaptırımı, benim çok hoşuma gidiyor. Yani orada, uzaklarda bir yerlerde olduğunu bilmek garip bir his.
Soğuk savaş dönemini hatırlar mısınız? Ben hatırlamam, daha yaşım ne, başım ne.. Ama bilirim. Soğuk savaşın mantığı şudur, risk faktörü yönetimi. İki kutuplu bir dünya vardır, yani iki büyük güç, onlar da sürekli silahlanıp dururlar. Nükleer nükleer hem de.. İkisinin de elinde yüzlerce silah vardır belki ama, zaten on tanesi yetecektir tüm dünyayı yok etmeye. İşte bu korku ve risk faktörü, soğuk savaşı doğurur. Yani soğuk savaş aslında savaşma ihtimalidir. Sadece ihtimal.
Ölüm de Tanrı ile insan arasındaki soğuk savaş gibi sanki. Silah yarışı.
Öyle büyük yaptırımları var ki ölümün.. Eğer o olmasaydı, yani bir zaman limiti; hadi, pek yaygın iğrenç halkla ilişkilerci şekilde söyleyelim, 'deadline' olmasaydı, şu anki gibi olur muydu herhangi bir şey? Herhangi bir yaşamaklık? Yapmamız gereken, kendimiz için yapmamız gereken birçok şeyi yapar mıydık? Pek sanmıyorum..
Yine de çoğumuz, mesela en başta da ben, hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Ne kadar saçma.. Sanki o duvar hiç önümüze çıkmayacak, sanki bu yok hiç bitmeyecekmiş gibi. Sanki ertelediğimiz şeyleri yapmaya çok vakit var gibi. Sanki onları bir gün yapacakmışız gibi..
Tam da bu noktada, bu duruma bir çözüm getireceğimi sanıyorsanız, elbette ki çok yanılıyorsunuz.. Zira benim kendi merhemim olsa sürerdim muhtelif yerlerime. Yok.
Lâkin sadece şunu belirtmek isterim ki, hayat kısa, kuşlar uçuyor..
4 Şubat 2011 Cuma
-ememek, -amamak.
Yanlış bilgiler öğrenmişim galiba şimdiye kadar. Hep olmasa da, çoğunlukla.
Misal, hatta en yakın örneği bu, bir şeyler yaşamadan bir şeyler üretilemiyormuş. Bunu yaşayarak gördüm. Uzun bir süredir, sanıyorum normal bir insan için uzun olmalı yani, hiçbir şey yapmıyor, yaşamıyorum. Evden en son çıkışım bile neredeyse bir ayı bulacak.
Sanıyordum ki bu zamanda iyice artık içime dönerim, kendimle başbaşa kalıp düşünür dururum.. Aslında sandığım gibi de oldu. Ama bunun sonucunda gerçekleştirmeyi umduğum şeyi gerçekleştiremiyorum bir türlü, üretemiyorum artık. Ne bir şeyler yazabiliyorum, ne de yeni bir şeyler düşünebiliyorum. Pek iyi olmadı bu durum.
Şimdi ise aklıma tek şey geliyor bu konuyla ilgili, çünkü başka değişken yok. Hayatımdaki bu "anti-hayatsal" durumdan kaynaklanıyor olmalı tüm bunlar. Kafamda bir şeyler üretip buraya koymak zorlaşıyor gerçekten, yeni bir şeyler girmeyince oraya..
Eskisinden daha kötü olamaz bir şeyler diye düşündükçe daha kötüsü olabiliyor, bu da ilginç.
Tüm bunları değiştirecek formül de sanırım önümde aslında; kalkıp harekete geçmek. Tipik bir depresyondan çıkış formülü de aynı zamanda.. Ama uygulamak istememek gibi de bir şey var. Vallahi var.
Yine de az zaman kaldı gibi geliyor. Hem zaten sıkılmaya da başladım artık bu mutlak yalnızlıktan. Hiçbir şey yapmamaktan. Görüntümden. Biraz gayret, biraz hayretle bu iş çözülür.
Ama bir yandan da içimi kemiriyor yüce Lucifer, "Dur la" diyor, "bari şu kış bitsin artık. Sonra bakarsın çaresine." Ona da uyasım var hani..
Galiba biraz daha beklemek gerekecek..
Misal, hatta en yakın örneği bu, bir şeyler yaşamadan bir şeyler üretilemiyormuş. Bunu yaşayarak gördüm. Uzun bir süredir, sanıyorum normal bir insan için uzun olmalı yani, hiçbir şey yapmıyor, yaşamıyorum. Evden en son çıkışım bile neredeyse bir ayı bulacak.
Sanıyordum ki bu zamanda iyice artık içime dönerim, kendimle başbaşa kalıp düşünür dururum.. Aslında sandığım gibi de oldu. Ama bunun sonucunda gerçekleştirmeyi umduğum şeyi gerçekleştiremiyorum bir türlü, üretemiyorum artık. Ne bir şeyler yazabiliyorum, ne de yeni bir şeyler düşünebiliyorum. Pek iyi olmadı bu durum.
Şimdi ise aklıma tek şey geliyor bu konuyla ilgili, çünkü başka değişken yok. Hayatımdaki bu "anti-hayatsal" durumdan kaynaklanıyor olmalı tüm bunlar. Kafamda bir şeyler üretip buraya koymak zorlaşıyor gerçekten, yeni bir şeyler girmeyince oraya..
Eskisinden daha kötü olamaz bir şeyler diye düşündükçe daha kötüsü olabiliyor, bu da ilginç.
Tüm bunları değiştirecek formül de sanırım önümde aslında; kalkıp harekete geçmek. Tipik bir depresyondan çıkış formülü de aynı zamanda.. Ama uygulamak istememek gibi de bir şey var. Vallahi var.
Yine de az zaman kaldı gibi geliyor. Hem zaten sıkılmaya da başladım artık bu mutlak yalnızlıktan. Hiçbir şey yapmamaktan. Görüntümden. Biraz gayret, biraz hayretle bu iş çözülür.
Ama bir yandan da içimi kemiriyor yüce Lucifer, "Dur la" diyor, "bari şu kış bitsin artık. Sonra bakarsın çaresine." Ona da uyasım var hani..
Galiba biraz daha beklemek gerekecek..
2 Şubat 2011 Çarşamba
Biter mi? Biter.
Yersiz yurtsuz kalıyorum galiba artık. Garip bir hisse kapıldım.
Tabii önce bu duygunun niçinini açıklamam gerekli. Ben üniversite hayatı sürdüren, yani, sürdüren birisiyim. Bitmiyor benim üniversite hayatım. Çeşitli sebeplerle.. Kâh yeniden ÖSS’ye girip bölüm değiştirmek olsun, kâh yeniden depresyona girip hiç gitmemek olsun.. Kâh hocalarla kavga edip o dersin sınavına girmemek olsun. Olsun ya da olmasın, yani, öyle ya da böyle, 9 yılı geride bıraktım üniversite yaşantımda. 10’u görürüm herhalde diye düşünüyordum.
Lâkin artık görüyorum ki, büyük ihtimalle bu dediğim olmayacak. İlk döneme ait iki adet dersimi de vermiş olarak görüyorum sistemde. Hem de bir tanesinden hiç ümidim yokken, hem de finalde neredeyse boş kâğıt vermişken. Sanıyorum hoca da artık 5. kez alacak olmama dayanamadı. Bilemiyorum onu.
Ama öyle ya da böyle işte, artık ikinci döneme ait son bir dersim var. Onu da sistem prosedürü beni yanıltmıyorsa, ki daha önce pek çok kereler yanılttı, tek ders sınavı ile okulu yakın sürede bitirebilirim.
En başta bahsi geçen duygumun niçini bu işte. Nasılı ise daha anlaşılır.
“The Shawshank Redemption” filmindeki (“Esaretin Bedeli” olarak çevrilmiştir ülkemde), Brooks karakterini hatırlar mısınız? Yıllar, uzun yıllar sonra salıverildiğinde yaşayamamıştı. Shawshank’e bağlanmıştı artık, orasız yapamaz olmuştu.. Tamam, benim durumum o kadar vahim değil, ama yine de; uzun zamandır garip bir biçimde güven duyduğum, bir şekilde sırtımı dayadığım, hep oralarda bir yerlerde var olduğunu, ne yaparsam yapayım beni kabul edeceğini bildiğim okulum, artık ‘benim’ olmaktan çıkacak.* Başkalarının olacak.
Biliyorum, belki benim pek çok kişilerden çok daha fazla sahip çıkma hakkım var ama yine de sıradan birisi olacağım orası için. Dışlanmış gibi.
Bunun klasik “okul sonrası hayata atılma sendromu” ile ilgisi sıfır. Ben zaten hayata çoktan atılmıştım, (ya da hayattan atılmıştım, tam kesin değil o nokta), onunla ilişkim zaten vardı. Gayrimeşru da olsa. Bu durum tamamen aidiyet duygusuyla ilgili.
Bu anlattıklarımı herhangi bir okuldan mezun olan herkes anlar ve herkes yaşamıştır, aslında abartmama da gerek yok. Ama benim durumumu daha anlaşılır hale getirmek için zamanında yaşadığınız hissi 5 ile falan çarpın.
Gerçi sanıyorum ki, buradan dahi iyi bir sonuç çıkaracaktır bu bünye. Eskiye dair kapatılması en gereken hesaplardan birini kapatmak bile hatta, başlı başına bir olaydır. Lâkin son olarak şunu belirtmeden geçemeyeceğim: Bu satırları yazan, bundan da çok endişeli:
Bkz: Askerlik.
- - -
* Bu cümle, “aile”nin tanımı değil miydi yahu? Neyse, ben ne anlarım..
31 Ocak 2011 Pazartesi
Ve, Perde!

Ve "Kalk," dedi, "oturduğun yerden; yazmak için harika bir sabah!"
Oysa ki bırakın yazmayı, düşünmeyi dahi unutmuştu nice zamandır. Yine de verilen emre itaat etti, her zamanki gibi. Kalktı, parmaklarını esir eden bilgisayarın başına oturdu. Aslında belki de başından hiç kalkmamıştı.
Ve "Yaz," dedi, "kafandaki parça parça eklektik düşünceleri artık biraraya getir; yaz."
Yazacaktı elbette, ama nereden başlaması gerektiğini; ne yazması, ne anlatması ya da anlatmaması gerektiğini bilemiyordu, her zamanki gibi. Belki de tam da bunu yazmalıydı zaten.
Ve "Haz," dedi, "haz alacağın şeyleri yaz.."
Mantıklı geldi bu son duyduğu. Zerre haz almadan sürüp giden yaşantısının belki de yegâne manası bu olacaktı bir zaman sonra. Haz almaya bakacaktı.
Ve son kez haykırdı içindeki ses; "Son kezliğine olmasın, başladığın hiçbir şey.."
Ve o da karar verdi. Yazacaktı artık bundan sonra, yeniden. Yazacak ve hiç durmayacaktı. Lâkin içindeki sesi belki müteessir edecek tek şey şuydu zihnindeki: "Dandik dandik şeyler yazacağım, var mı ötesi!?"
Ve, yazdı.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)











